Nereye savruluyoruz böyle. Nefes alış verişlerimizle fırtınalar koparmıyor muyuz ?
Karşılıklı bir hoşgörüsüzlük, intikam hissi ile gereksiz gerginlikler yaşıyoruz. Bir karamsarlık empozizasyonu yapılıyor sürekli. Belki kriz yönetimindeki beceriksizliğimiz belki de damarlarımızdaki kanın her daim hırcın ve deli akışı bizi bu karanlık dehlizlere sürükleyen. Duvarlarda yankılanan kendi sesimizden ürküyor, ürkütüyoruz birbirimizi. Bağırarak yuvarlıyoruz kelimelerimizi sonunda anlaşılmaz haykırışlar sarıyor dört bir yanımızı. Ne söylendiği önemini yitiriyor zamanla. Öyle bir noktaya koşuyoruz ki yaşanması istenmeyen bir dejavu sanki.
Herkes teyakkuzda sende olmalısın diye fısıldıyor sahibini göremediğim bir ses . Karanlığın içinde saklıyor kendini beni de kendi karanlığına çekmek istermişcesine. Tepkiselliğimiz radikalizme kayıyor süratle bizde karanlıktaki sese yaklaşıyoruz. Düşmanımız oluyor hiç tanımadıklarımız. Tanıyıp da tanımazlıktan geldiğimiz yüzler. Kendi düşmanlarımızı yaratıyoruz vehimlerimizde. Korkularımız besliyor nefretimizi, hakkımız olan aydınlığa ancak başkalarını karanlığa mahkum ederek ulaşacağımız kanısı hakim. Oysaki hepimize yer var aynı güneşin altında.
Bir süre sonra bildik bir nakarat terennüm etmeye başlarsa dudaklarda şaşırmayacağım. Sanki büyük duvarlarla çevrelesek anayurdu dört baştan kurtarabilcekmişiz gibi dış mihrakların oyunlarından. Oyunların en büyüğünü biz oynamıyor muyuz aslında. Ben iyiyim onlar kötü diyerek yazdığımız sayısız senaryonun başrolünü kaptırmıyoruz kimseye. Ötekini oynamaya kimse gönüllü değilse de yine kendimiz giydiriyoruz şeytan kostumünü bir diğerimize.
Her gün haber bültenlerinde, gazetelerde yer aldığı kadar kahvelerden evlerimize, işyerlerimize geçim sıkıntılarımız, sağlık sorunlarımız ya da çocuğumuzun okulundan daha çok yer almaya başladı giderek paranoyaklaşan tehdit algılarımız. Bir taraf korkularının refleksi ile saldırıyor diğerine diğer taraf fırsatcılığın pervasızlığı ile körüklüyor karşısındakinin kabuslarını.
Bir taraf bayrağı diğeri başörtüsünü siper yapmış kendisine, çıkarmadan başını siperinden kör atışı ile sallıyor cephanesini. Sonrası feryat figan bir haykırış “kutsalıma uzandı namerdin eli”
Oysa siperlerin arasından göz göze gelebilsek birbirimizle, bir soluk alış anı sessizce bakabilsek birbirimizin gözlerinde. Görebilecekmişiz gibi geliyor aslında gözlerimizi boyayanın nefret değil korku olduğunu.
Hani ”Düşünmek taraf olmaktı”, hani “Düşünüyoruz öyleyse vardık” ya. Sakın biz bu düşünmeyi yanlış anlamış olmayalım. Sakın düşünmeyi sadece kendimizi düşünmek şeklinde algılamış olmayalım. Durduğu noktadan ötesini düşünmediğinde, anlamlandıramaz, anlayamaz ki karşısındaki insan. Anlayamadıkçada karşısındaki, o bilinmezlik korkutmaz mı insan evladını ?
Küçüklükten beri “öcüler” ile ördüler önyargı duvarlarımızı. Sonra büyüyünce o birlikte oynayan çocuklar birbirlerinden korkar oldular. Biri zalim diğeri sinsiydi diğerinin gözünde. Masumiyet üniversite kapısında kayboluyordu anladığım.
Özetle; bu kadar büyüdüyse artık kavgamız, artık istesek de masum’da mazlum’da kalamayız.
Şubat 2008