Sabah saat 5:30’da kapının çalmasına uyandım. Gözlerimi ovuşturarak açtım kapıyı. Karşımda ağlamaktan gözleri kızarmış, omuzları çökmüş halde gördüm onu. İçeri girdi, koltuğa oturdu. Bir bardak su verdim ona. Sonra da bir kahve yaptım hemen. Elleri titreyerek içti suyu. Gitti diyebiliyordu sadece. Titreyen dudaklarından dökülen tek kelime oydu. Gitti. Kime diye soramadım. Biliyordum çünkü böyle olacağını. Kitaplıktan bir kitap çıkardım. Önündeki sehpaya bıraktım. Kapağına baktı önce, sonra kaşlarını çatarak bana. Şimdi anlat dedim ona. Bir yudum daha suç içti, kahvesine dokunmadı. Başladı anlatmaya.
- – Önceki gece partiye gitti. Benim gelmemi istemedi özellikle, arkadaşları ile takılmayı özlediğini söyledi. Bir şey olursa ararım seni dedi. Hasta idi aslında ama ısrarla gitmek istedi. Engel olamazdım ona. Hiçbir zaman olmadım zaten. Ama içimde hep endişe vardı. Sanki günlerdir o geceye hazırlanıyordu. Gece başında mesaj atıyordu iyiyim merak etme diye. Ama benden çok başkası ile mesajlaşmış bütün gece. Sonra bir konuda yardım istedi benden. Ve kayboldu birden. Gece üç buçuktu. Telefonlarıma cevap vermiyordu. Merak içindeydim. Korkmaya başladım başına bir şey gelmesinden. Dayanamadım gittim. Gözlerim onu ararken beyaz gömlekli biriyle çıktığını gördüm uzaktan. Ardından koştum yetişemedim. Aradım, aradım, aradım, açmadı. Sonra da engelledi beni. Olduğum yere yığıldım. Ölmek istedim. Eve döndüm. Beklemeye başladım aramasını. Nasıl bir ızdırap o bekleyiş bilemezsin. Sanki Azrail ile randevum var gibiydi. Öğlen mesaj attı. Üzgünüm diyordu sadece. Ama üzgün olmadığına emindim. Kırıldım, üzüldüm ama kızamadım. Kıyamadım çünkü ona. Üstelik budala gibi bekledim pişman olup bana dönmesini. Dönmese bile gönlümü almasını. Oysa o dün gece yine aynı bara gitti. Onu bekledi. Eğlendi. Güldü. Gel dese yine gidecekti. Ben ağlıyordum hala. Kendimi hiç bu kadar değersiz hissetmemiştim. Sokağa attım bedenimi, dolaştım. Şehirde gözü yaşlı bir adam. Tekrar yazdım ona. Bir mucize bekledim. Hoşcakal dedi. Yanında uyandığı o kalp ona karşı ne kadar soğuksa benim içim o kadar yanıyordu onun için. Yerle yeksan olmuştu zaten gururum lütfen dedim arsızca. O ise sustu umarsızca. Umurunda olanlara baktım. Ona bilerek kötülük yapanlar kadar umurunda değildim. Daha da kahroldum. Kimseye anlatamazdım ama birine anlatmam lazımdı. Anlıyorum diyenler bile anlayamazdı. Ortak bir arkadaşımız vardı mesela o biliyordu her şeyi. Dinlerim seni dedi. Buraya gelmeden önce ona gitmek istedim ama o da kaçtı benden. Kaç kez aradım sustu. Sonunda senin kapını çaldım. Öyle doluyum ki aslında ama anlatmaya bile takatım kalmadı artık.
Fuara giden otobüste ayrı koltuklara oturdu kız ile oğlan. Birbirlerinin yüzüne bile bakmadan ayrıldılar kasabadan. Epey bir vakitte ayrı ayrı dolaştılar fuar alanında. Sonra sözleşmedikleri halde bir çadırın önünde rastlaştılar. Kocaman bir tabelada “SİHİRLİ AYNALAR” yazmaktaydı. Erkek söze girdi hemen;
Ev gerçekten çok mu büyüktü yoksa benim çocuk bedenime mi o kadar büyük geliyordu o yaşlarda ayırt edemezdim. Şimdilerde geriye baktığımda üç oda bir salon ev büyük sayılsa da saray da değildi sonuçta. Yine de antreden salona açılan iki kanatlı kapının buzlu camlarının ardındaki güçlü aydınlık benim için yeterince ihtişamlı bir davetti. Tek kişilik üzeri işlemeli iki koltuktan biri her zaman büyük amcama aitti. Evde misafir olmadığı zamanlarda onun yanında konumlanan diğer koltuğa oturma hakkını kendimde görürdüm.Yalnız başıma iken arkama yaslanıp ayaklarımı sallandırarak oturduğum o koltuğa amcam varken ancak ucuna ilişip bir ayak ucumu parkeye diğerini de yere koyduğum ayağımın üzerine basarak tedirgin bir şekilde otururdum. Biraz rahatladığım zamanlarda ellerimi kolçaklara yaslamaya cesaret eder o zamana kadar parmaklarımı diz kapaklarımın üzerinde tutardım. İki koltuk arasındaki mermer sehpa benim erişebileceğim uzaklıkta olmadığından yemekten sonra gelen çay da meyve de önüme konulan küçük zigon sehpada kendine yer bulurdu
Gülümseyerek karşıladı beni. Tedirginliğim belliydi her halimden. Acele etmedi belki de bu yüzden. Bir şey içmek ister misin diye sordu. Su dedim. Tebessümü biraz daha yayıldı yüzüne. Bira da var soğuk ya da sıcak kahve diyerek genişletti seçenekleri. Sırf vazgeçmiş olmamak için ilk tercihimden, su içmekte ısrar ettim. Özgüvenli göstermek istedim kendimi belki de bu şekilde. Uzatmadan bir bardak su getirdi. Ayakta beklediğimi görünce koltuğu işaret etti “otursana lütfen” diyerek. Önce ucuna iliştim koltuğun, hemen kalkacakmış gibi. Sonra yine bir kararlılık gösterisi olarak yaslandım arkama. Yine de anlamış olmalı ki tereddütlerimi, rahatlatmak için beni bir sohbet açmaya çalıştı havadan sudan. Eski bir pikabı vardı. Başına gidip bir plak seçti. Caz sever miyim ? Aslında sevmem ama olur dinlerim dedim. Ne sorarsa sorsun bir cümleden uzun bir şey söyleyemiyordum. İki saat boyunca uzun sessizlikleri yıkma girişimlerini hep savuşturdum elimde olmadan. Sonra bir zarf getirip yanımdaki sehpaya bıraktı. Bugünlük bu kadar yarın devam ederiz dedi. Ama diyecek oldum. Bugün tanıştık yarın başlarız. Birbirimizi tanımak da bu işin bir parçası dedi. Teşekkür edip ayrıldım.
Sonbaharın başında panayırı beklerdik dört gözle çocukluğumda. Köylü hasadını yapıp mahsulünü satınca büyük bir pazar kurulurdu dört gün boyunca. Pazar kısmı değil de senede bir kez gördüğümüz lunapark ilgimizi çekerdi bizim. Yaş biraz atıp ergenliğe ulaşınca halka tezgahları, langırt masaları, havalı tüfek atışları daha cazip hale gelirdi. Benim küçük dünyamın büyük şenliğinin esasında hiç de büyük olmadığını büyük bir şehre yolum düşünce anladım. Bizim yılda bir kez gördüğümüz panayır tezgahları şehrin semt pazarları ayarındaymış meğer. Ama bizi mutlu eden ruhumuzu saran şenlik havasıydı sanırım. Günler öncesinden yapılan hazırlıklarla dört gözle beklediğimizi kalabalıklar. Gündüzden geceye uzanan eğlence iklimi. Alışık olmadığımız kadar aydınlık gecelerde kaset çalarlardan yükselen müzik sesleri.
Francis Fukuyama Foreign Affairs dergisinde yayımlanan yazısında liberalizim evrensellik iddasından vazgeçmeden ulus devletlerle uzlaşabileceğini, hatta bu uzlaşının zorunlu olduğunu savunuyor. Kişisel görüş ve eleştirilerimi eklemeksizin çevirsini paylaştığım makalenin İngilizce orjinalini linkini de yazının sonunda bulabilirsiniz.
Kimi uzaklara dalar kimi derinlere. Kimi uzaklardan gelsin diye bekler birini, kimi en derinde bulmayı ümit eder kendini. Kaybolmuşluğun değil keşfedilmemişliğin arayışıdır bu. Neticede yine bir arayış hali işte. Benliğinin ötesine geçebilme, kendinden öte kendine kavuşabilme arayışı. İçinde zamansız kanat çırpan kuşların yuvasını bulmak yahut da bir volkanın kalbindeki magmaya ulaşmak arzusu. Tüm arzular gibi baştan çıkarıcı ve isyankar. Ya zafer bekler her asiyi ya da ölüm. Baş eğip kendinden vazgeçmedikçe ortası yok çıkılan seferin. Tıpkı sonu olmadığı gibi. Çünkü ne ufka ulaşmak mümkün ne de arzın merkezindeki sonsuz yangına. Öyleyse neden bu nafile gayret ?
Bir vakit merak salmıştı rüya tabirlerine. Gazeteler de teşvik edercesine onun merakını kitapçıklar verirdi ek olarak kimi hafta sonları. Henüz internet çağı başlamadığından kuşe kağıda resimli bu rehberlerle heveslendi muabbir olmaya. Oysa daha görülmemiş bir rüyanın ardından koşacak kadar hayalperest birine düşlerini emanet etmek onu akıbeti meçhul bir yola göndermektir bir bakıma. Ne bilsin eller onun bu marazını, üç gece önce bir düş gördüm hayrolsun demeye kalmadan o sorardı hemen neredeydin, kimleydin diye. Seni gördüm diyen olursa eğer ürperirdi içi aniden. Sakınırdı çünkü başkalarının rüyalarına uğramaktan. Her birimiz bir başkasının rüyasının kurbanıyız derdi utana sıkıla. Çoğu anlamazdı onun ağzından dökülen cümlenin manasını. Oysa çoktan kesmiş olur biletini o hayalin peşinden çıkacağı yolculuğa.
Otobüs durağa yanaşırken bir hareketlilik oldu bekleyenler arasında. Çok kişi yoktu aslında son seferin yolunu gözleyen. Benle beraber üç dört kişi daha katıldı şehrin en uzun hattının geri dönüşü olmayan yolculuğuna. Gündüz olsa kapısında itiş kakış olacak uzun körüklü otobüsten içeri sırayla ve nezaketle adım attık birer birer. Kasım ayazında sıcağı görür görmez buğulanacağını bildiğim gözlüklerimi çıkarmıştım daha ilk basamağa ayağımı bastığımda. Gözlüksüz de olsa görebildim hepimiz gibi şoförün de yüzüne çöken biten günün yorgunluğunu. Kalabalık zamanların alışkanlığı hızlı adımlarla ilerledim körüğün olduğu kısma. Koltuklardan ziyade aradaki demirin üzerine bir kuş gibi tüneyerek gitmek absürt bir keyifti benim için. Ama şimdi boş meşin koltuklardan birini kestirdim gözüme. Derisi kenarından hafif yırtılmış ve belli ki üzerinde taşıdıkları tarafından bir yarayı kaşır gibi kaşınarak hırpalanmış cam kenarı tekli bir koltuğa yerleştim. Ayaklarımı sıcak kalorifere yaslarken iyice, başımı da soğuk cama dayadım usulca. Uyumak ya da uyur gibi yapmak için kapamaksızın gözkapaklarımı, yağmurun iz bıraktığı pencerenin ötesine diktim gözlerimi. Şehrin merkezindeki boşalmış sokaklardaki dükkanların vitrinlerinin ışıkları yanıyordu hala. Umarsızca ardımızda bıraktık her birini. Ve şehirlerarası bir yolcuğa çıkmışız gibi geniş asfalta doğru ilerlerken son kavşağı bıraktık ardımızda.
Her zaman olmasa da zaman zaman konuşuyorum kendi kendime.