Güz Sancısı

1940’lı yıllara ait bir azınlık hikayesi olan Salkım Hanım’ın Taneleri’ni Bursa’da izlediğimde salonda toplam üç kişiydik. 1950’li yıllarda bir azınlık hikayesi olan Güz Sancısı’nı ise dolu bir salonda izlemenin keyfine vardım.  İlk filmin hak ettiği değeri ve ilgili görmediğini düşünen biri olarak ikinci filmin başarısından gayet memnunum.  Film için harcanan emeğe ve paraya dediğini gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.

İki film aralarında on yıl olan iki farklı dönemi anlatıyor. Gösterime girdikleri tarihler arasında da on yıl var. Ve ben geçen bu on yıl içerisinde Almanya’da yakılan Türk’le Türkiye’de vurulan Ermeni’nin, Fransa’da isyan eden Magripli ile Macaristan’daki hor görülen Çingenenin aslında ne kadar benzer hikayeleri olduğunu öğrenerek büyüdüm.

Her ne kadar neden Batı Trakya Türk’ünün ya da Kıbrıs Türk’ünün çilesini anlatan bir film yerine böyle bir film yapıldığı yönünde,  komplo teorileriyle beslenen bir eleştiriye rastlamasam da filmin gişe başarısının artması halinde bu türden yorumlara da rastlamak mümkün olacaktır. Oysa ki din, milliyet vesair aidiyetlerin ötesinde bir azınlık dramı bu film. Toplumun özdeşliklerinden farklı olmanın tehlikesi dünden bugüne değişmiş değil aslında. İnsanın insan olmasından ötürü bir değer olduğunu unutup, taşıdığı kimliğe, giydiği giysiye, inandığı tanrıya göre değer yüklemenin dramatik sonucu bu yaşananlar. Kalabalıkların aksi yönünde yürüme cesaretinizi kimseyle paylaşmadan sorgulayabilirsiniz filmin sonunda.   Ama dürüst olun kalabalığa dahil olmamak değildir cesaret, inanıyorsanız eğer aksi yönde yürüyebilmektir marifet.

Yorum bırakın