“Zayıf” Partilere Oy Vermenin Ağırlığı

Elli civarında siyasi partinin on dokuzunun katılabildiği 27 Mart seçimlerinde hiçbir seçmen bu partilerin tamamını aynı pusula üzerinde göremedi.  Seçimlerin yerel kimliğinin bir sonucu olarak seçime katılan hemen hemen tüm partiler en az bir seçim bölgesinde ülke genelinde sahip olduğu oy oranının çok üzerinde oy elde etti. (Sivas/Altınyayla BBP %54, Rize/Ardeşen ANAP %46,  Sakarya/ Taraklı DP % 46, Hatay/Samandağı ÖDP %34, Tunceli/Mazgirt EMEP %33, Ağrı Diyadin LDP %14)

2007 genel seçimlerinde ağırlık kazanmaya başlayan “oylar bölünmesin” propagandası özellikle büyükşehirlerde en sık rastladığımız söylemlerden biriydi. Siyasi partiler umut olmanın ötesinde korkularla beslenmeyi tercih ettiler. Beterin beterinden kaçış belirledi oy verme davranışlarını. Seçmenin davranışını mazeretlendirme arayışı sanki kerhen verilen oyun vicdanı tezahürüydü.

Programı ilkesi , ufku bir yana marifet kazanacak “Güçlü” partiye oy vermekte midir? Kazanması muhtemel partiye oy vermek rasyonel bir seçmen davranışı mıdır? 

Eski bir siyasetçi oy pusulalarının büyüklüğünden yakınıyor ve seçmenin aklının karıştığından dem vuruyordu seçim gecesi programlarından birinde. Bir dahaki seçime bir çözüm bulunmalıymış bu çarşaf gibi pusulalara.   Bir parti için Türkiye’de seçime girme yeterliliğini kazanmak çok kolaymış gibi daha nasıl zorlaştırılabilir diye kafa yormak temsilde adaleti sağlamaktan daha kolay olsa gerek. En kestirmeden ilk beş parti dışındaki partilerin seçime katılma haklarını yönetimde istikrar bahanesi ile ortadan kaldıran bir yasal düzenleme yaparsınız olur biter.

Seçimlerden kısa bir süre sonra Anayasa Mahkemesinin Liberal Demokrat Partinin Hazine Yardımına ilişkin açmış olduğu davaya ilişkin gerekçeli kararı açıklandı. Karar da Yeterli oranda seçmen kitlesinin güvenini kazanamayan bir partinin, milli iradenin oluşumuna güçlü partiler gibi katkısı düşünülemez’ denildi. Partilerin hazine yardımı almalarının ne kadar doğru olduğu tartışmasını bir kenara bırakarak sadece gerekçeli karardaki bu cümlesi üzerinde düşünürsek üst paragrafta atıfta bulunduğumuz eski siyaset erbabının düşüncesini yansımasını Anayasa Mahkemesinin bu kararında da bulabiliriz. %7 üzerinde oy almış partileri “güçlü parti” olarak niteleyen karar güçlü karşısında zayıfın korunması şeklinde ki temel adalet prensibi çelişmemekte midir?  Yine “Zayıf” olarak nitelediği partilerin “milli irade” gibi göreceli bir kavrama katkılarını ne şekilde ölçümlenebildiği tartışmalıdır.

Bu hesaplamaya göre 2002 seçimlerinde sandığa gidip “zayıf” partilere oy veren yaklaşık altı milyon dört yüz bin seçmen “milli iradeye”dahil edilmemektedir. 2007 de yine bağımsızlar hariç bu rakam dört milyon altı yüz bindir.  Milli irade ancak ve ancak güçlü partilere oy vermek suretiyle oluşuyorsa, bilinçli bir tercihle sandığa gitmeyen, sandığa gittiği halde geçersiz/boş oy vererek bireysel iradesini ortaya koyan vatandaşları hesaplama dışı bıraktığımız gibi tüm siyasi analizlerden de dışlamak gerekir.

Bu nasıl bir demokrasi anlayışıdır ki seçmenin iradesini “güçlü” “zayıf” şeklinde kategorize etmektedir. Ağrı Diyadin, Sakarya Taraklı, Rize Ardeşen, Tunceli Mazgirt, Hatay Samandağı halkı milli iradeyle uyumlu seçmen davranışı sergilemedikleri için cezalandırılmalı mıdır? Üstelik “oyum ziyan olmasın” ya da “oylar bölünmesin” düşüncesiyle kullanılan tercihin ne derece milli iradeye katkı sağladığı su götürür. Bütün bunlara rağmen inat ve ısrarla seçmen neden seçilme şansı olmadığını bildiği partiye oy verir? Seçilemeyecek adaya oy vermek gerçekten “oy”un boşa gitmesi midir?   Yerel seçimlerde bunu bir şekilde aday faktörü ile açıklayabilirsiniz ki bu bile bence kolaycılılıktır. Başka koşullarda kısıtlı imkanlarla verilen her türlü mücadeleyi takdir edip bu mücadelenin bir parçası olmayı “Şövalyelik” addederken iş siyasete gelince alay konusu olunabilmektedir. Seçmenin her şeyden önce bu ülkenin vatandaşı olarak sahip olduğu en temel irade beyanı yöntemi olan “seçimlerdeki” tercihlerini “güçlü” ve “zayıf” olarak kategorize ederek daha da ötesi güçlüden yana otoriter bir tavır koyarak temsilde adaleti sağlamak mümkün müdür?

Anayasa Mahkemesi “Siyasi Partiler Hazine Yardımı Almalı mıdır ?” soruna öyle bir cevap verdi ki bu yazıya konu bir dizi soruya yol açtı.  Cevapları bundan sonra “Milli İrade”den dışlanan “Vicdanlar” ve AİHM verecektir. Kararın bence ortaya koyduğu yegane gerçek “Zayıf” parti seçmenlerini aslında ne kadar “Güçlü” bir tutum sergiledikleridir. Bu tutum hazine yardımını hak etmese de saygıya mazhardır. 

(Bu yazı 19/04/2009 Tarihinde Radikal İKİ’de yayımlanmıştır.)

Yorum bırakın