Gibi Olarak Kendini Bulmak

Yaklaşık bir aydır Nabi Yağcı’nı “’…gibi’ olmak en kötüsü” başlıklı yazısı çalışma masamda duruyor. Ustadın giriş paragrafı ile başlayalım;

“En kötüsü ama ‘…gibi’olmak en kötüsü bile olmamaktır. Kötü gibi ama kötüde değil, iyi gibi ama iyi de değil, güzel gibi ama güzel de değil….demokrasi gibi ama demokrasi de değil. Gibi yapmak bünye benzerliğiniz olmadığı halde bir şeyi taklit etmektir. Benzeme çabaları üstünüzden dökülür. Başkasının elbisesinin ya kolu kısa gelir ya paçası, eteği uzun. Sırıtır.”

Kendini ararken ara duraklar gibidir birine benzeme çabası.  Çocuklukta top oynarken özenilen futbolcu da bir duraktır bu serüvende, makyaj malzemeleri ödünç alınıp yerli yersiz bir boyama çılgınlığı ile hayranlık duyulan anne de.   Bir parça ondan bir parça bundan toplayarak büyür insan. Mahallenin delikanlı ağbisi, ağbilerin hayran olduğu güzel abla. Nasihat veren ihtiyar dede, masallar anlatan komşu nine.  Zaman değişir sokakların yerini ekranlar alır karakter koleksiyonunda.  Devrin en meşhuru malum Polat Alemdar, lise çağlarında delikanlılık raconu öğretir genç nesillere.

Bir yergi değil bu sözler. Kaçınılmaz bir süreç. Ancak bir durak takılıp kalırsa insan kendini bulamadan. Gibi kalır Ben olamadan. En kötüsü de bu olur. İşte tam bu nokta Nabi Yağcı’nın da dediği gibi ne kötü ne iyi, ne güzel ne çirkin. Arafta kalmış bir kimlik . En kaba tabirle ne deve ne kuş. Endişe edilmesi gereken şey asıl budur.

Anne, baba, arkadaş, öğretmen, televizyon, gazete, oyun, kitap, oyuncak hep bir hedef  gösterir.  Yaşın önemi yok bu bombardımanda. Yedisinde de etkilenir insan, yetmişinde de. Zihin ve ruh süzgeçinin delikleri büyükse yapısır kalır iğreti elbiseler insanın üstüne. Eskilerin deyimiyle ince eleyip sık dokulamalı sağnak enformasyon yağmuru altında.

 Okurken kendinizi soyutlamayın. Bir düşünün e posta adresinize altında akademik unvanla yazılmış bir yazıya sorgusuz sualsiz inanıp iletmediniz mi hiç başkasına. Ya da o çok güvendiğiniz diline kalemine inanadığınız bir yazarın vay be diyerek okuduğunuz iddalarının kaçını araştırma ihtiyacı hissettiniz.  Koskoca bakan, başbakan, parti başkanı, iş adamı, profesör, doktor, mühendis, yazar hasılı koskoca adam yalan söyleyecek değil ya. Önce inan, sonra fırsatın olursa  sorgularsın. Böylece bilmekle inanmak arasında  sınırıda silip atarsın.  Her türlü sınırda hassasız ama iş bilgi ile inanç sınırına gelince bir anda evrenselci oluyoruz.

Freud, insan özgürlük istemez çünkü özgürlük sorumluluk gerektirir. Ve insan sorumluluktan korkar der özetle. İnançlarının esiri olan insan özgürlüğe hasrette duymaz. Onun için yegane özgürlük inanma hakkıdır. Bir kere inandı mı ardakalan her şeyin ihalesi inandığına kalır.

 Kendi gibi olmak ayrı bir ayıp gibidir aslında.  Benzemezseniz kimseye ya marjinalsinizdir, ya özenti (!) ya da dikkat çekmeye çalışan zayıf karakter.  Hele ki inançsız damgası da vurulursa alnınıza taşlanmak müstehaktır size.

Nasihat değil elbette benim sözlerim.  Beraber yürüsekte aynı yolda milyonlarca, çoğunluğu esiri olmadan ara sıra soralım kendimize istikamet neresi diye.  Kendimize soralım evvela, çünkü muhtemelen yol arkadaşımız da bilmiyor bu seyahatin istikametini.

Yorum bırakın