III. Abdülhamit mi ?

Osmanlı tarihinin en tartışmalı padişahlarından biri II. Abdülhamid. Kimine göre Ulu Hakan, kimine göre ise Kızıl Sultan. Kaç zamandır yaşadıklarımız rahmetliyi aklıma getirse de, son MİT yasası daha güçlü çağrışımlar uyandırdı zihnimde.

Tarih tekerrürden ibarettir diye bir iddiam yok, ama tarihte yaşananlar birilerine ilham vermiş olabilir elbette. Hatta 32 yıl 8 ay süren iktidar, ilhamın ötesinde hayaller kurdurmuş olabilir insana. Sağlık sorunlarının (!) tahtan ettiği V. Murad’ın ardılı II.Abdülhamit’le, sağlık sorunlarının iktidardan ettiği (!) Bülent Ecevit’in ardılı Recep Tayyip Erdoğan’ın hikayeleri benzeşmese de icraatları benzeşir nitelikte.

Tarihimizin ilk anayasası olan (1876) Kanun-i Esasi dört yıl süre ile seçilecek Meclisi Mebusan ve Ayan Meclisi’ni de kuruyordu. 1877’de ilk mebuslar seçilmiş olsa da 1878’de Meclis Abdülhamid tarafından tatil edilecektir. Gerçi o dönem anayasanın ve parlamentonun fazla bir önemi kalmadığını düşünen Niyazi Berkes “teoride ikisi de vardı Abdülhamit’in anayasayı ve parlamentoyu kaldırdı iddiası ancak onları teoride kalmış  organlar olarak askıya alması anlamında doğrudur” demektedir.

Meclisin görev süresinin 4 yıla indirilmesi ve sayın Başbakanın anayasaya ilgisi, ülkemiz koşulları ile doğrudan ilişkili de olsa benzerliklerin en zayıf  halkalarından biri olarak dikkat çekiyor. Ne var ki Berkes’in yorumu ile birlikte düşünüce anayasa ve parlamentonun gün geçtikçe teorik kurumlar haline dönüştüğü endişesini hissetmiyor değilim.

Yıldız Sarayına konumlanan II. Abdülhamit’in,  özel danışman komiteleri ile devleti “meşveret usulü” ile yönetmeye başlaması, Dolmabahçe’deki “Çalışma ofisine” konumlanan Başbakana eski yol arkadaşlarının son dönemde yönelttikleri danışmanlarından kurulu oligarşi ile ülkeyi yönettiği eleştirisiyle oldukça benzeşmekte.

Robert Mantran’dan alıntılayarak devam edelim; “Abdülhamit’in saltanatının ilk yılları boyunca hazırladığı siyasal sistem, bir çifte tepkinin ürünüdür. Bir yandan  Tanzimat siyasetine eşlik etmiş olan sultanın iktidarındaki zayıflamaya karşı tepki; öte yandan bu zayıflamanın son aşamasını temsil eden Mithat paşanın liberalizmine ve anayasacılığına karşı tepki.” Paragrafı modernize ederek 2002 seçimlerinin  Cumhuriyet siyasetine eşlik eden koalisyon hükümetlerindeki zayıflamaya karşı tepki ve bu zayıflamanın son aşamasını temsil eden Ecevit hükümetindeki ekonomik ve sosyal krize tepki şeklinde okuyabiliriz.  Bu sayede nasıl ki “Sultan, kendisinden önce gelenlerin belki hiçbir zaman edinemedikleri bir iktidarı elinde toplamayı başardı” ise iktidar partisi de kendisinden önce gelenlerin hiçbir zaman elde edemedikleri bir oy oranı ve meclis çoğunluğuna ulaşmayı başardı. Öte yandan “Abdülhamitçi devleti, Tanzimat’ınkinden en çok ayıran niteliklerden biri, İslam dininin devlette tutar göründüğü yeni yeridir. Gerçekten bir tür “dinin dönüşü” kendini gösterir kimi alanlarda: Daha çok camii yapılır, okul programlarında ve okulda İslam’a daha çok yer verilir”. Tıpkı son dönemde “muhafazakar partiyiz” vurgusu ile kamusal düzenlemelerde dini referansların arttırılması gibi. Abdülhamit’in dış siyasetinde de etkin olan bu düşünce ile “ Dışarda, başka Müslüman halklar ya da devletlerle ilişki kurmak için, din bağına dayanır; Cezayir’e Mısır’a, Hindistan’a  Çin Müslümanları nezdine Osmanlı elçileri gönderildi.” Başbakan ise bu diyarlara elçi göndermenin ötesinde bizzat ayak basıp iç siyasetlerinde taraf olmayı tercih etti. Nasıl ki “İslam dünyasına, Batı’nın girişimlerine karşı direnme olanağı sağlayacak yeni bir sağlamlık verme yolundaki çabaları ” Abdülhamit’e İslam dünyasında bir popülerlik kazandırdıysa “one minute” tarzı çıkışlarda benzer bir popülerliği Başbakana kazandırdı.  Yine iç siyasete dönersek 1880’den sonra hiçbir büyük Kürt ayaklanışının olmaması, Abdülhamit’in büyük Kürt aileleri ile kurduğu bağlaşıklık siyasetine bağlanır. Hükümetin Kürt açılımı ile bunun ne kadar örtüştüğü ise detaylı incelenebilecek bir konudur. Ekonomik açıdan günümüz Türkiye’sinden çok daha kötü durumda olan Osmanlı ekonomisinde   “Abdülhamit’in saltanatı yabancı sermayenin imparatorluğa yağmur gibi yağmaya başladığı  bir anı temsil ediyor” ki “1914’den önce imparatorluğa yatırılmış yabancı sermayeye bakıldığında bunun %40 1888-1896 arasında olmuştur”  Bu yatırımların %10 undan daha azı üretim ve sanayi sektörüne yönelik olması oransal olarak olmasa da son dönemde Türkiye’ye gelen yabancı sermaye ile niteliksel olarak benzeşmektedir. Peki bu paralar Osmanlı’da nereye gitti ? En başta demiryollarına önemli yatırımlar yapıldı. Demiryolu ağı 3 katına çıkarıldı.  O dönemde otoyol ihtiyacı olmadığından duble yollar yerine demiryolları  Hicaza kadar uzandı.

Ziraat Bankasının kurulması, okullaşma oranının artması, tarım yapılan yatırımlar, posta işlemlerinin geliştirilmesi gibi önemli reformların yapıldığı II.Abdülhamit dönemi reformları “otoriter reformculuk” olarak adlandırılabilir.  Reformları gibi otoriterliği de kurumsallaşan Abdülhamit kurduğu Zaptiye Nazırlığı ve hafiye teşkilatı ile günümüzün de moda terimi olan fişlemelere ilham vermiştir. O dönemin teknolojisi elverseydi muhtemelen  gizli kasalarda saklanan bir çok kaset bugün Osmanlı arşivinin bir parçası olarak kayda geçerdi.  Yeni oluşma aşamasındaki basın için sansür doğal bir süreç gibiydi. Havuz yurtdışı yayımları beslerken, yurt içindeki yayınlar, baskıya girmeden sansürleniyordu.   Muhalifler darbeci yaftası ile o dönemde de hapse atılıyor, sürülüyor ya da idam ediliyordu.

Berkes’e göre “Abdülhamit in bütün stratejisi ulema, bürokrasi , asker güçlerinin birleşmesini önlemek, onları kendine sadık bir çember yapmaktı”.  Nitekim Rufailik ve Kadirilik özel himayesi ve kontrolü altındaydı. Her ne kadar güvendiği gazi ve paşaları yakınında tuttuysa da, ordunun modernleşmesi için çağrılan Alman General Von der Goltz, padişahın “kendi ordusunu kendisine düşman sayması” yüzünden modernleşme çabalarının sonuçsuz kalmasından dert yanmaktadır.

Başbakanla ile II.Abdülhamit’i benzeştirmek hem iktidar yanlıları hem de muhalifleri tarafından kabul görebileceği gibi şiddetle de eleştirilebilir.  Yukarıdaki satırları yazarken bir etiket yapıştırma amacı olmaksızın bildiğim, okuduğum kadarı ile aklımdan geçenleri paylaşmak istedim.  Son cümlede Berkes’in Abdülhamit için yaptığı strateji tarifinin mevcut iktidar için de geçerli olduğunu düşünsem de önermemin doğruluğunu tarih sınayacak. Sonuç olarak akademik yazı yazmayan blog yazarları tarafsız olmak zorunda değil. Hepimiz kendi penceremizden gördüğümüzü yazarız işgal ettiğimiz köşelerde.   Ve bu yazı içinde bulunduğumuz zamandan uzak bir zamana kendi penceremden gördüğüm çağrışımlardan ibarettir.

Kaynakça;

1)      Osmanlı İmparatorluğu Tarihi  Cilt II, Robert Mantran, Çev.Server Tanilli, Alkım Yayınları 8.Basım 2007

2)      Türkiyede Çağdaşlaşma, Niyasi Berkes, Yapı Kredi Yayınları 2. Baskı Ekim 2002

3)      The Tyrants, Clive Foss, Ouercus Publishing, Reprinted 2007

Yorum bırakın