Bugünler de o kadar çok insandan duydum ki herşeyi bırakıp gitme arzusunu. Kimi ülkedeki
siyasetten rahatsız, kimi işinden, kimi eşinden. Bazısı bu eşsiz şehri terk etmek, bazısı sınırları aşıp ülkeden ayrılmak en fenası ruhuna dar gelen bedenini geride bırakmak istiyor.
Bir pasaport ve bir sırt çantası ile arkama bakmadan çekip gitmek istediğimde, yürekli bir Anne ile gözü yaşlı minnak bir kız çocuğu vazgeçirmişti sonu belirsiz yolculuğumdan beni. Kız çocuğunun göz yaşları dokunsa da yüreğime, Anne’nin güven veren sesi alıkoymuştu beni yolumdan. Herşeye inancımı yitirip, hiç kimseye güvenmediğim bir anda hayatımda ilk kez karşılıklı konuştuğum bir Anne’ye güvenmiştim. Elbette ki evladının göz yaşlarıydı onun için önemli olan. Biz o gün o minnak kızın gözyaşını dindirmiştik beraber, yüzünü güldürmüştük hatta. Ufaklığın gülümseyen gözlerindeki ışıktı o günden geleceği aydınlatan. Ben bende değilken, tutunup kalmıştım Anne kızın uzanan ellerine. Bir daha hiç görmediğim Anne şimdilerde hatırlıyor mu beni bilmem. Küçük kız kesin unutmuştur bu yabancı ağabeyi. Unutmuştur beraber oynamaya söz verdiğimiz oyunları. Çizeceğimiz resimleri, gezeceğimiz yerleri, çarpışan otoları ve kızarmış dondurmayı. Ne de olsa minnak bir kızın kırılgan ve şımarık yüreğiydi onun ki. Geçti gitti hevesi.
Çekip giderken insan bir otobüse ya da bir uçağa binip, arkasına bakmaz geride bıraktıklarını görmemek için. 15 yıl oldu neredeyse bir otobüs camına başımı dayayıp gözyaşlarıyla geride bıraktığım mesafeyi olçmeyeli. Her damla yaş kaç kilometreye karşılık gelir bilmem ama o günden beri hiç arkaya bakmamayı öğrendim ileriye gidebilmek için. Yoksa bir şeyler tutuyor insanın yüreğini. Çekip gitse de bir şeyleri bırakıyor ardında.
Kolay değil tabii. Sırt çantanıza koyduğunuz iki pantolon bir gömlekten ibaret değil hayat. Anılar var, umutlar da. Anılar da umutlar da iki türlü aslında. Bazısı heyecanla aldığınız yeni kıyafetler gibi. Bir kısmını giymek bile nasip olmadan kaldırırsınız dolaba. Giydikleriniz de giymedikleriniz de zamanla unutulur dolapda. Ara ara bakarsınız, denersiniz üstünüze. Seyrekleşir gün be gün bu denemeler. Naftalinlerle de korusanız eskirler eninde sonunda. Bir koliye koyar yollarsınız, anlamını kıymetini bilmeyen, onları sadece bir elbise olarak gören yabancılara. Oysa belki de hiç giyememişsinizdir o elbiseleri, hiç yaşayamadığımız hayalleriniz gibi.
Kimi anılar ve umutlar ise, doğum lekesi ya da kalıcı dövme gibidir. Bırakmaz sizi nereye giderseniz gidin. Yaşlansa da bedeniniz sizinle yaşlanır. Unutmak sildirmek isterseniz, ameliyat izine dönüşür yine de kurtulamazsınız. Ne şehre, ne mekana ne de bedene mahkumdur bu tip anı/hayaller. Ruhunuza işlemiştir dolanır durur sizinle. Unuttum sandığınız anlarda çıkar karşınıza.
Herkesin dünyası tek kişilik olsa da, her dünya evrenin bir parçası. Ve o evreni tek başına yönetemez hiçbir fani. O yüzdendir ki her nedenin ve her sonucun birden çok sorumlusu vardır kendimiz dışında. O yüzdendir ki tek başına sorumlu tutulamaz kimse içindeki kaçma arzusundan. Kopamadığı geçmişinden, kurduğu hayallerinden
Ne kadar muhalif olursanız olun ülkeyi yönetenleri değiştiremezsiniz sandığa gidip oy vermekle. Ne kadar kızarsanız kızın kapıyı vurup çıkamazsınız bir anda işyerinizden yeni bir iş bulmadan. Ailem dediklerinizden vazgeçemezsiniz bir kalemde vicdanınızı idam etmeden. Hayatı yönetemezsiniz her yönüyle. Bu hayat sizin olsa da, bindiğiniz takside taksi şoförüne emanet gidersiniz en basit benzetmeyle. Huzurunuz ailenize, kazancınız işyerinize, özgürlüğünüz hükümete emanettir. İşinizi de eşinizi de hükümetinizi de değiştirseniz bile emaneti verdiğiniz kişiler değişir sadece.
Basit bir kadercilik değil bu. Israrla savunduğum bireyciliğin en zayıf noktası. Hayatla kurulan karmaşık ilişki ağları.
Hayatla aramdaki ilişkiyi düşünürken hafta sonu, en yakın dostlarımdan biri o zarif üslubuyla öylekibar söyledi ki en kaba hayat benzetmesini. Saymadım kaçıncı sigarasını söndürüyordu, bakmadan yüzüme, “ben hayattan zevk almıyorum ama o benden oldukça zevk alıyor olsa gerek ki bırakmıyor peşimi” diye kısık sesle mırıldanarak. İlk seferde anlayamadım cümledeki karamsarlığı. Anladığımda ise bilemedim vereceğim cevabı. Sustum bir sure. Böyle bir ilişki olmamalı insanla yaşam arasında. İnsan böyle görmemeli hayatı.
Söylenecek son söz söylenmeden, kurulacak son cümle kurulmadan hayat bitmez hiç bir zaman. Ne zaman ki,Hayat’ım bana “kısa kes uzatma derse”, sözlerim biter, cümlelerim yarım kalırsa işte o zaman biter hayat.
Şimdi tekrar düşünüyorum da, o gün karşımda oturan Anne bugün kızı ağlamadığı için daha mutludur eminim. “İstemiyorum” diye katıla katıla ağlayan yavrusu ağlamasın diye kaçırdığım uçak değiştirdi belki hayatımı. Bugün söyleyecek çok sözüm var içimde hala. Yine rastlarsam o Anne’ye bu sefer benim ağlayasım var. Bırakıp gitmek isteyen tüm tanıdıklarıma engel olur mu ben ağlamayayım diye ? Beni de evladı bilip bu ülke de, bu şehirde tutabilir mi dönmeyi düşünmeyen yolcuları ? Söylenecek sözlerin daha bitmediğine inandırabilir mi umutsuz kitleleri ? O gün bana verdiği güveni verebilir mi herkese ? Ve o küçük kız büyümüş müdür acaba ? Oynar mı benimle çok ama çok uzun zaman önce birlikte oynadığımız oyunu yine ?
Bu dünyaya, bu ülkeye, bize , bana herkese umut olup güven verebilir mi sadece bir Anne ?
Sen ne dersin Anne ?