Her toplumun kendine özgü koşulları olduğu inkar edilemez bir gerçek. Tarih de birebir tekerrür eden tekdüzelikte akıp gitmiyor. Her iki çekinceyi göz ardı etmesem de aşağıdaki hikayenin yol açtığı çağrışımlar geleceğe ilişkin endişelerimi körüklüyor. Acaba Türkiye kendi Putin’ini mi yaratıyor ?
1991 yılı Türkiye’de seçim yılıydı. Bu seçim bildiğim kadarı ile Recep Tayyip Erdoğan‘ın kaybettiği son seçim olarak kayda geçti. Refah Partisi meclise girmişti ama, tercihli oy sisteminin azizliğine uğrayan Erdoğan milletvekili olamıyordu.
Aynı yılın Ağustos ayında, Rusya da başarısız bir darbe girişimi yaşandı. Gorbaçov’un koltuğunu korumasını sağlayan isim Boris Yeltsin, Rusya’nın yükselen yıldızı oldu. Yıl bitmeden de Devlet Başkanlığı koltuğunu devraldı. Doksanlı yıllarda Rusya’nın tarihine damga vurdu. Başkanlığı döneminde yıldızı parlayan diğer isimde Vladimir Putin’di. İstihbarat başkanlığı, başbakan yardımcılığı da yapan Putin, Yeltsin döneminin son başbakanı oldu. Kızını da itham eden yolsuzluk skandalları ile sarsılan Yeltsin, sertliğe ve Putin’e yakınlaştı. Sonunda 1999’un 31 Aralığında istifa ettiğinde Rusya Devlet Başkanlığını Putin’e devrediyordu.
Tüm kamu görevlileri gibi istihbaratçılar da siyasete atılabilir elbette. Benim ki evham, önyargı olabilir. Lakin hepimizin meslekleri karakterimiz üzerinde etkiler bırakıyor. Dünyaya bakışımızı, algılarımızı, reflekslerimizi etkiliyor. Öğretmen evde de öğretmen gibi davranıyor, mühendis herşeyi ölçüp biçiyor, asker emekliliğinde bile disiplinden taviz vermiyor. İstihbaratçının nasıl siyasetçi olacağı konusunda en somut örnek ise Putin.
Ben değil, Bülent Arınç diyor, geçen hafta Cuma gecesi katıldığı Televizyon programında. MİT müsteşarı 50 milletvekili gücündedir diye. Aday olmasını doğru bulmadığını da ifade ediyor açık yüreklilikle. İlginçtir, daha sonra da Cumhurbaşkanı da aynısı söyledi (!) Soru şu ki 50 milletvekili gücünde biri neden bu güçten vazgeçer ? Sade bir milletvekili olmak için mi ? Yoksa 400 milletvekili gücünde olmak arzusuyla mı ?
Güç iktidar nasıl bir çekime sahiptir ki yörüngesine giren kim olursa olsun kendini güneş sanıyor. Gökyüzünde ki yıldızlar kadar yeryüzü de yıldız namzeti kaynıyor. Kimi yıldız sönüyor, kimisi ise kayıyor. Bizede astrologlar misali yıldızlara bakıp iki satır yazmak düşüyor. Oysa ne falcıyım, ne astrolog ne de müneccim. Ondan ötürü geleceğe ilişkin öngörülerim de genelde çuvallarım Tek tesellim de bu zaten. Yine çuvallarım belki tahminlerimde. Aksi haldedevletin istihbaratının yerine istihbaratın devleti haline gelebilir Türkiye.
Ne var bunda diyen olabilir. Daha beteri olamaz diye avunan da çıkabilir. Dünün distopyası “1984”, yarının gerçekliği olma yolunda. Hele teknoloji bu kadar gelişmişken kendinizden başkasıyla paylaşmadığınız sırlarınız bile sır olmaktan çıkmak üzere. Madem rota belli kaptan işin uzmanı olsun derseniz, o sizin tercih olmaktan öte bizim kederli geleceğimiz olur nihayetinde. Ve makul şüphe, makbul şüphe olur oturur başköşeye. Makbullerin ülkesinde düşse düşse maktüllük düşer bizim nasibimize.