Kaç yaşından itibaren nüfus cüzdanlarına fotoğraf yapıştırılıyor ? Baktım da üzerinde yazmıyor. Eskiden yazardı ve sanırım 16 yaştı. Kaybolur endişesi ile annemin bana vermediği, evde sakladığı küçük mavi bir kağıt parçasında resmimin olması o yaşlarda çok önemliydi benim için. O fotoğrafla birlikte sureti belirsiz çocuklar sınıfında, yüzü sivilceli ergenler sınıfına terfi ediyordum. Her ne kadar o sivilcelerden memnun olmasam da kafa kağıdımda ki resmimde hiçte rahatsız etmiyordu ki o zamanlar rotüşsuzdu tüm fotolar.
Çok geçmeden ikinci fotoğraflı kimliğim, üniversite kimliği oldu. Sivilceler yoktu o fotoğrafta. Varsa da suratımın yarısını kaplayan kocaman gözlüklerimden fark edilmiyordu bile. O kimlik durmuyor olsa da, ilk sınıfta aldığım kütüphane kartım aynı resimle hala çekmecemde . Kimseye göstermeden gizli saklı bakıp gülüyorum kendime.
Tabii birde 18 yaşın alameti farikası ehliyet var. Otomobillere ilgim olmadığında mı yoksa otobüs yolcuklarımın amansız yol arkadaşı mide bulantılarımdan mı kaynaklı bilinmez ben anca otuzumdan sonra ehliyetimi aldım elime. Ama bir çok arkadaşımın, kız ya da erkek fark etmeksizin, resmen reşit olur olmaz soluğu sürücü kursunda aldığına şahidim. Ve ehliyetlerini alır almaz gözüme gözüme sokarcasına sallamalarına. Bir kısmı ehliyet sınavından bugüne sürücü koltuğuna oturmasa da cüzdanında/çantasında eksik etmez sürücü belgesini. Kim bilir belki de 18 yaş fotoğrafının cazibesidir tek nedeni.
Devletin verdiği iki kişilik yegane kimlik olma özelliğine sahip evlilik cüzdanları ise sembolik olarak kadına teslim ediliyor. İki kişiden bir kimlik yaratıp, birinin “hüviyetini” diğerine önce entegre sonra da emanet etmenin belgesi. İfade etmesi kadar karışık bir resmiyet hali. İki bireyin ilişkisinin üst otorite tarafından hadsizce koşullandırılması, kontrol edilerek onaylanması. İki kişinin iradesi, bildirmesi, ilamı yetmez illa onay verecek Devlet-i ali.
Bir o kadar hadsiz bulduğum kimlik türü de pasaportlar aslında. Sınır diyerek dikenli tellerle çevrilen ülkelerin benden daha fazla hak sahibi olduklarını iddia ettikleri dünya üzerindeki seyahat özgürlüğümü hem bu belgeye hem de vize dedikleri mühürlü, damgalı izne tabii kılmalarını anlayamıyorum. Anlıyorum anlamasına da…. Her neyse hasılı kelam alıp başımı gidesim krizlerim tuttuğunda seviyorum pasaportumu. Süresi dolduysa, vizem yoksa başlıyor bu sevginin ızdırabı. Döneceğimi garanti etmeden açılmıyor çıkış kapıları.
Saydıklarımın tümü resmi, resimli ve zaruri kimlik sınıfına girmekte. Birde bunların ihtiyarileri var elbette. Çalıştığınız kurumda, üye olduğunuz dernekte, spor salonunda, hatta toplu taşımada bile resminizle süslenen küçük kartlar. Bunlardan bir yenisine sahip olmak yazdırdı bu satırları bana.
Beşiktaş üyelik kartım geçti birkaç gün önce elime. Önce baktım uzun uzun kendi resmime. En başta dediğim nüfus cüzdanındaki ilk resmime baktığım gibi. Eh biraz değişmişim o günden bugüne. Ama sanırım en az o gün ki kadar heyecanlandım. Dayatılmış kimliklere ve aidiyetlere karşı olan ben, tamamen gönüllü bir teslimiyetle yerleştirdim cüzdanıma Beşiktaş kimliğini. Değişen bir şey yoktu hayatımda. Dünkünden daha az ya da daha fazla Beşiktaşlı değildim sonuçta. Yine de bazen sadece ait olmak istiyor insan. Neden, niçin, nasıl düşünmeden. Düşünmeden teslim olmayı becermekse aklı değil kalbi bir marifet. Tescile tabii olmasa da o marifet, iltifata tabiidir elbet.
Ezcümle hayatta en az bir şeyi mantık prangalarına bağlı olmadan sevmeli insan. Bunu yapamıyorsa eğer aklının hakimi mi yoksa esiri mi düşünmeli.