İnsan, beyninin sol yarısındaki Broca ve Wernicke alanları sayesinde anlamlı seslerle kendini ifade edebilmekte. Biraz arkada kalan ve biraz daha büyük olan Wernica kavramamızı, öndeki Broca ise sözcükleri kullanmamızı sağlar. Bu da kavrayışla ifade arasındaki bilimsel ilişkinin bedendeki karşılığıdır.
Bir rivayete göre Afrika’nın güneyindeki kabilelerin geniş savanalarda avlarını ürkütmeden birbirlerinden bilgi alıp vermek için çıkardıkları çıt sesleri ile başlamıştır dilin serüveni. Bir başka rivayete göre ise erkeklerin dişilere yönelik çıkardığı seslerle. Sonuçta sözden önce ses vardı herşeyin evvelinde.
Yüzbinlerce yıl önce seslerle başlayan iletişim zamanla sözcüklere dönüşmüş. Ne var ki atalarımızın kullandığı ses yelpazesini kaybetmekle kalmamışız, gündelik hayatımızı da birkaç yüz kelimeyle sınırlamışız. Muhtemeldir ki sınırlarımızı da şansımızı da ancak karşı cinsle ilişkilerimizde zorlamışız. Hayali dikenli tellerin gerisinde saklananlara yapay gelir kelimelerin firari hali. Oysa sözcüklerin dizginlenemez özgürlüğü hayatı kavramamızı, onun da ötesinde tadını damağımızda hissetmemizi sağlar.
Masanın üzerinde, ahşap kutusuna dizili kara kaplı sözlük, yazım kılavuzu vs. Kelimeler için ıslahevi endamında. Sözlükler yazılı kültürün temel taşı olsa da, herbir kelime sözlükteki anlamıyla sınırlandırılamayacak kadar özgürdür aslında.
Mesela, dokuz farklı anlam atamış “bey” e Türk Dil kurumu. Tınısını ve makamını hesaba katmaksızın başka söz dizgileri ile formüle etmiş karşılığını. İstanbul ağzı ile Sakız hanımın, Mahur beye saygıyı aşka harmanlayarak seslenişi için yetersiz kalır “eş, koca “ demek. Köroğlunun sazıyla selam yolladığı Bolu “bey” i nidasının yanında yavan kalır “küçük bir toplumun veya küçük bir devletin başkanı”açıklaması. Patronuna “bey” diye ifade eden çalışanı buna mecbur bırakan saygısı mıdır gerçekten. Aynı kelime en yakın içinde en uzak içinde aynı yazılır,farklı söylenir.
Dokuz değil doksan dokuz anlam yazsanız da bir sözcüğün karşısında an gelir tüm anlamlar anlamsızlaşır. “Senden nefret ediyorum” demek bitmez aşkın şifresidir bazen, “defol” demek gitme kal demek gibidir belki de. Günaydın dediğinizde gününaydınlanmadığı, gecenin zifiri karanlığında aydınlığı görmenin mümkün olduğu gibi.
İnsanoğlu kafatasıyla korunan beynin marifetiyle kullanır konuşma yetisini kabul. Ağzına saklanan dili ifa eder beynin hükmünü. Ruhdan beslenmedikçe hükümsüz kalır dudaktan dökülen her hece. Zihnini öğretilmiş kalıplara teslim edince insan kendi sesine yabancılaşır aslında. Onun için anlaşmanın ötesinde bir misyonu vardır Dilin. Neyi, nerede, ne şekilde ve nasıl söyleyeceğine karar veremiyorsa insan hürriyet ancak o sözlükteki bir madde olarak kalır. Özgürlük dilde başlar tam da bu nedenden ötürü. Mevzu anadilin çok ötesinde benim dilim mevzudur özünde. Benim kelimelere yüklediğim mana, cümlelerimdeki melodi. Dinleyicisi benim evvel emirde, kendi konuşmalarımım. Emaneten konuşmak olmaz. Kim bilir belki de Yaradan bunun için kalp ile beynin ortasına koymuştur ağzı. Akıldan geçenle yürekten geçen ortada buluşup söz olsun diye. Hecelere dizdiğin güfteler bestesini bulsun diye.
Şimdi bir daha düşün sabahtan akşama dudaklarından göğe saldığın konuşma balonlarını. Kaçı sana ait sözlerinin, kaçı sahibinin sesi aslında. Kaçının dinleyicisi duyuyor seni, kaçında dublaj sesi. Yoksa bundan mı suskunluğun. Kendi sesini duyamamanın ızdırabı.
Aklımda sorusunu arayan cevaplar gibi manasını arayan sayısız kelime. Gün gelir keşfeder dile dökerim. O an geldiğinde harf harf, hece hece, kelime kelime, cümle cümle benimdir ağzımdan çıkanlar. İçi benimle dolu, anlamını benden alan. Ben söylerim belki bir ben dinlerim. Dediğimi, dinlediğimi bir ben bilir ben anlarım. Ama illa ki anlarım, illa ki benim derim, illaki hakkıyla söylerim.
İlla ki ….