Korkma sakın bulutlardan.

Yurt odasındaki ranzanın üst katındaki yatağına uzanıp elindeki kitabı okumaya başladığında gün yeni bitiyordu.  Gözünü kitaptan ayırıp okuduğu satırları düşünürken, perdesiz pencereden güneşin binaların ardından kayboluşunu izliyordu ara ara.  Çocukluktan gençliğe geçişin parolasıyla tanıştı yılın en kısa gecelerinden birindeki kitap okuma seansında. Carpediem, anı yaşa diye mırıldandı bulutsuz gecedeyaz-yagmuru-2-FD72-13BB-394Aki sayısız yıldıza karşı.

Yazar ne demek istemişti “anı yaşa” derken. Bu kadar davetkar ve heyecan uyandıran başka bir sözcük duymamıştı o zaman dek. Evet diye geçirdi içinden  anı yaşamalı doya doya insan. İçinden geldiği gibi. Hayat, o an’dan ibaret değil mi zaten. Derin bir ah çekip;

“Ne duruyorsun be at kendini denize”

Dedi kısık sesle. Kulaktan kalma yarım yamalak söylediği şiir miydi bu? Şiir sevmezdi ki o. Dokülüverdi dudaklarından işte bir anda. Ne önemi vardı ki ne olduğunun içinden geldi söyledi. İçinden geldiğinde söylemeliydi, kaçmalıydı, koşmalıydı, sarılmalıydı, sevmeli, sövmeli, sevişmeliydi. İçinden gittiğinde ise durmalı, vazgeçmeli ama asla düşünmemeliydi. Anı yaşa, anı yaşa diye tekrar edip dururken dili sürçtü. Anlık yaşa deyiverdi. Afalladı birden. Anı yaşamak ile anlık yaşamak arasındaki tek hecelik farka takıldı.

Hayatta anı yaşamak başkaydı oysa, yaşanan anları biriktirip hayat yapmak bambaşka. 17 yaşında ne kadar şey biriktirmiş olabilirdi ki daha? 27 olsa ne değişirdi ki anı değil anlık yaşayana. Zaman deyince anladığı en uzunu 17 yıllık bir farkediş. Çocukça, aptalca bir vazgeçiş.

Zorlama bir tebessümle düşündü kısa hayatında farketmeden vazgeçtiklerini. Pişman olamayacak kadar kayıtsız kaldığı gidişlerini, gelişlerini, tercihlerini. Beyaz eşya mağazaları gibi koşullu/koşulsuz garanti sunmuyordu yaşam ne de olsa insana. En fazla kararlı ve inançlı bir duruş bulurdu aynanın karşında ona sarılan. Kararsızlığıyla içinde bıraktığı  boşluğu dolduracak azimli insanlardan korkması bundandı belki de. Pişman olsa da yeniden arkasına bakıp kapalı kapıları zorlamaya yüreği yetmez kolay kolay kimsenin. Pişmanlıkta bir fark edebilme halidir sonuçta. Farketmeden değiştirmek mümkün değildir hiçbir şeyi. Gaipten bir ses nasihat veriyordu adeta;

–      Bir sabah uyandığında büyük bir aydınlanma bekleyecek kadar saf değilsen eğer,  aklını, kalbini, ruhunu ve bedenini al karşına, yani kendini içindeki sarmaldan çıkıp karşına al evvela. Zorlama değil hiç bir şey. Gördüğün yağmur yüklü bulutları fırtına sanıp kaçmakta bir tercih bereket kabul edip ıslanmakta sırılsıklam.

Nasihatlara kapalıydı dik başlı ukalalığı. Öfkelendi sahibini bilmediği bu sese.  Hak veriyor olmak daha da perçinledi öfkesini. Sakinleşebilmek için baktı yeniden pencereden dışarıya.  Şafağın kızıllığını gördü. Ve yaklaşan yağmur bulutlarını.

Gün batımından, gün doğumuna okuyup bitirdiği kitabı yastığının yanına bırakıp indi ranzadan aşağıya. Usulca aralayıp kapıyı dışarı çıktı eşofmanlarını çıkarmadan. Gelip geçici bir yaz yağmuru yağıyordu kampüse. Adımlamaya başladı parke döşenmiş patika yolu. Önce birkaç damla yaş yakaladı yanaklarıyla sonra bulutlar serbest bıraktı taşıdığı emanetlerini üzerine. Uzaklaşıp giderken güvenli yurt odasından geri döneceği yeri biliyordu ama gittiği yer konusunda en ufak bir fikri yoktu. Yağmuru izler gibiydi, yağmurdan sonra çıkacak gökkuşağını bekler gibi. Hiçbirşey sonsuz değildi bu hayatta, ama sonu gelecek diye de vazgeçmedi yola çıkmaktan. Yol aldı, yol aldıkça sevdi yüklerinden korktuğu bulutları. Bulutlar zaten çoktan sevmişti onu. Damlalarla kucaklaştılar böylece.

Bu sefer gökten üç elma değil, üç iri damla düştü. Şemsiyesi altına saklanmayanlar nasiplensin diye bu hikayenin kerametinden.

Yorum bırakın