Yaşama savaşı, ekmek kavgası derken hep bir kavga gürültüye teslim olmuşuz. Tırnaklarımızla kazıya kazıya gelmişiz bir yerlere. Durmamışız kazanımlarımızı koruma mücadelesi vermişiz . Yetmemiş, kuyumuzu kazanlarla, arkamızdan iş çevirenlerle, bizi çekemeyenlerle, haset edip kıskananlarla, kızanlarla sürdürmüşüz sonu gelmez harbimizi. Sevenimiz kadar sevmeyenimiz de olmuş, olmasa da zaten hayatın kendi yükü yetmiş ayakta kalma kavgasına tutuşmamıza. İnsan oğlunu çiğ süt emmiş bellemişiz. Akrabayı bile akrebe referans etmişiz. Kaderi zalim, feleği kahpe bilmişiz. Arkamızı kollamadan, sırtımızı sağlama dayamadan adım atmaya imtina etmişiz.
Kavgalar nefretten beslenir, nefretler de kavgadan. İlk kurşunu kimin sıktığı anlamını yitirir karşılıklı yaylım ateşinde vurulan insanlığımız olur. İlk katil de biz oluruz, ilk kurban da hayatımız savaşımız oldukça. Kendi kendimize başlattığımız bu ilansız savaş düşmanlarını çoğaltır, müttefikler bulur kendine. Saf saf, cephe cephe mahallemizi, şehrimizi, ülkemizi dünyamızı sarar.
Zamanın bir noktasında takatımızı yitirip nefesimizi tükettiğimizde hayatla ateşkes ilan ediyoruz bir anlamda. Susuyoruz, kısıyoruz nefret kusan iç sesimizi. Duymuyoruz, sağdan soldan gelen savaş tamtamlarına tıkıyoruz kulaklarımızı. Sığınıyoruz, en masum halimize. Yüreğimizin bir köşesinde oyuk bıraktığımızı ıssız mağaramıza. Çok sürmüyor bu barış hali hayatla. En fazla bir kış uykusu kadar.
Uyandığımızda sürüp savaş boyalarımızı yine meydan okuyoruz kendimize, çevremize şehrimize, hayatımıza. İstanbul seni yenmeye ant içiyoruz, seni sevmeye değil. Çünkü sevmek zayıflığımızın savaşmaksa gücümüzün timsali.
Sevgi sevgiyle bulur karşılığını. Karşılıklı sevince sevişmek olur. Oysa ayıplanır sevişmek kelime kökündeki sevgi unutularak. Savaşlara kurban edilen bedenler sevişmeyi de tenden ibaret bilirler. Etle kemiğin ötesinde ruh ile, yürek ile, akıl ile sevilir hayat.
Şimdi heryer kan revan olunca neler oluyor diye sormak abes aslında. Hele ki en masumumuz bile savaş halindeyken hayatla. Yetmiyor gücümüz dünyayı değiştirmeye. Barış olsun kardeşlik olsun tebessümlü temennilerden ibaret. Bir savaşa son vereceksek illa, bir barış inşa edeceksek eğer hayatla olan savaşımıza son verip önce barışmayı sonra sevmeyi deneyelim. Biz sevmeye başlayınca hayatı, bizi de sever belki kaderimiz. Sevmeler karşılıklı olunca da sevişmeler başlar uzun uzadıya. Kim ayıp diyorsa buna savaşın utancıyla yüzleşmemiştir daha. Utanç kelimesi ezberlenmiş ahlak anlayışlarından kurtulup vicdanın sonsuzluğunda bulur manasını.
Dedim ya, zaman zaman ateşkesler ilan ederiz tüm savaşlarımızda. Kaçamak sevişmeler yaşarız hayatla. Biz hayatı severiz, hayatta bizi. Alınca bunun hazzını, aldığımız hazdan utanırız manasızca. Hiçbir utanç kurban ettiğimiz yaşamlarımızdan daha büyük değer taşımaz, taşıyamaz. Utancın yalancı gölgesinden kurtulsa insan, “korkaklık” yaftası yapışır yakasına. Cesaret dedikleri savaşmak için değil barış için gerekir oysa. Utanç ve korkunun çarpık anlamaları taş olup yağarken başımıza ihtiyacımız olan şeydir cesaret. Bir cesaret hayata tutunmak. Yakasına yapışıp hesap sormak yerine boynuna sarılmak, sımsıkı sarmak. Bir cesaret gülümsemek, kahkaha atmak şen şakrak. Bir cesaret hayatı sevmek, hayatla savaşa son vermek.