“Gazeteciyi tutuklamışlar” diye söyleniyordu vapurdaki teyze. Oysa pek severmiş onu. Bütün be
lgesellerini izlemiş. Çok okumasa da yazdıklarını, yazık olmuş çocuğa. Çocuk dediği ellisini aşmış aslında.
Televi
zyonda son dakika geçmeden sosyal medyaya düştü haber. Yerde yatan beyaz ceketli adamı vurmuşlar ensesinden. Üstelik çatışmayın, savaşmayın, kurşun sıkmayın dedikten dakikalar sonra, söylediklerine nazire yaparcasına. Buzlanmış görüntüye bakıp ah çekip kurbanın kaderine acıyanlar, kadere isyan edenler dokundu klavyelerine.
Kırmızı ışıkta arabanın yanına yaklaşan çocuğa yahut sokak arasında kucağında bebeği ile yardım isteyen kavruk tenli Arap kadına acıyıp bir avuç bozukluğu ellerine bırakırız kimi zaman, sevabına.
Oysa Sabahattin Ali‘nin dediği gibi “Hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhametetmek, ondan daha kuvvetli olduğumuzu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur.” (Kürk Mantolu Madonna)
Kendimizi koyduğumuz steril ortamlarda ah vah ederek ötekiler üzerinden duygular geliştirmek nispeten kolay olsa gerek. Empati kelimesini dilimize dolayarak “onların” yerine koyuyoruz anlık zaman kayışlarında kendimizi. Sonra aslımıza rücu edip devam ediyoruz acımasız hayatın payımıza düşen kısmına. Eski bir deyişte söylendiği gibi başkalarına acıya acıya, acınacak hallere doğru yol alıyoruz ayrı ayrı.
Attığımız bir twitten dolayı, eş dost sohbetinde ağzımızdan dökülen birkaç cümle nedeniyle hadi biraz daha cüretkarsak yazdığımız yazı nedeniyle hatta ve hatta bizim dahi yazmadığımız sadece beğenip paylaştığımız bir resim bile bizi hakim karşına çıkarabilir bu ülkede.
Hiçbir savaşla ya da barışla ilginiz olmaksızın gayet apolitik bir hayat sürerken bir tren garının önünden geçtiğiniz anda yahut bir eğlence mekanında umarsızca eğlenirken müziğin sesine kendinizi bırakmışken bir kurşun isabet edebilir ensenize. İşe geç kalma endişesinin yerini bir bomba patlar endişesi alır sinsice metro istasyonlarında.
Herşeyin güllük gülistanlık olduğu zamanlarda, birbirlerine kardeşim diyen, beraber tatil yapıp evlerinde güler yüzlü aile resimleri çektiren, birlikte ortaklıktan bahseden “liderleriniz” (!) bir anda kavgaya tutuşup hiçte parçası olmak istemediğiniz bir savaşa süreklerse ülkenizi çocuklarınızın yaşamı ve geleceği için korkma cesaretini gösterip üç metrelik botlarda onlarca kişi arasında bulabilirsiniz kendinizi.
Kim bilir o an belki aklınıza gelir televizyonda gördüğünüz kırmızılı çocuğun kıyaya vuran bedeninin resmi. Birkez daha sarılırsınız evladınıza içiniz ürpererek, acıdığınız kadere bir nefeslik mesafede olduğunuzun farkındalığıyla
Tüm karamsarlığına rağmen yukarıdaki satırların, bir gülüşün ardına gizlenir umut. Kah mahkeme koridorunda kah yasaklı şehrin sokaklarında, kah dudaklarda kah gözlerin içinde beliren bir tebessümde. Kırmızıda duran arabanızın penceresinden uzattığınız bozukluklardan daha değerlidir, o parayı alan kirli ellerin yüzüne bırakacağınız gülümsemeniz. Başkasına ya da kendimize acımaksızın, acıyı yaymaya mahir olan düşmana karşı umudu yaşatmakta maharet kazanmak gerek.