Nisandı, Akşamdı ….

Nisandı, akşamdı,Roma 3

Yağmur yağıyordu, esmer ayakları çıplak bir yağmur,

Yağmur yağıyordu ömrümün ilk Roma akşamında.*

Otelin penceresinden seyrediyordum, ince ince düşen damlaları.  Bir kadın belirdi karşıdaki parkın kapısında. Acele etmeksizin adımlıyordu boş sokağı. Islanmak için dışarıdaydı sanki. Herkes kendine bir şemsiye ararken o saçlarını savuruyordu akşama çöken gri bulutların altında. Birden durdu ve açtı kollarını gökyüzüne. Kendi etrafında dönmeye başladı, başını sağ omzuna  yaslayarak. Penceremi açtım, benimde yüzüme değiyordu artık rüzgarın sürüklediği damlalar. Hayranlıkla izlediğim dansına dudaklarımdaki ıslıkla eşlik etmek geldi içimden. Duyuyormuşcasına sesin kaynağını aradı etrafında kısa bir an. Sonra müziğin tınısının nereden geldiğini önemsemeden devam etti tek kişilik dansına.

Zaman akmıyordu o dönerken gözlerimin önünde. Nefesim kesilinceye dek eşlik etmek geliyordu içimden. Yavaşladı önce, bir elini yaslayıp sokak lambasına durdu usulca. Sustum bende. Başını kaldırıp bana baktığını sandım. Belki de sanmak istedim, gülümsedim ona doğru. İlham veren bir hüzün vardı yüzünde. Hem çok yakındı o an hem  de çok uzak.  Hiç tanımıyordum onu, tanımayacaktım da muhtemelen. Yabancı bir şehirde, yabancı biriyle yağmuru paylaşıyorduk sadece.

Herşeyiyle zihnime kazımaya çalıştım onu. Çiçekli elbisesi, ıslanmış saçları, bu mesafeden seçemediğim yüzüne yakıştırdığım tebessümü ile. Az sonra gidecekti. Umudum düşümde devam etmesiydi dansına. Sabah mutlu uyanabilmek için buna ihtiyacım var diye geçti içimden. Yok olacağını bildiğim bir gerçekliğe açmaya hazırdım düşlerimin kapısını.

Roma da geçirdiğim her gece onu gördüm rüyamda. Umudum olmadığından değil,  rastlamaktan korktuğumdan aramadım onu gündüzleri etrafımda. Hayal olarak kalsın istedim zihnimde.

Roma’daki son sabahımda, meydana çıkan yolun kenarındaki bir kafede oturup kahvaltımı yaparken tek başıma, bir kuş kondu küçük masamın diğer ucuna. “Hoş geldin” dedim ona. Dik dik baktı yüzüme. Pırrr uçtu birden arkamdaki masada oturan kadının omzuna.  İlk gecemde gördüğüm ve her gecemde düşlediğim kadın. “Gerçek misiniz ?” dedim kendi dilimde, ne dediğini anlamadım kendi dilinde. “Hiçbir düşümün gerçek olacağını sanmazdım” dedim anlaşamadığımızın farkında olarak. Bir şiir döküldü sanırım ağzından, belki de küfürdü bilmiyorum, şiir gibi gelmişti sadece bana.  Garson yaklaştı kadının masasına, kuş uçtu bir ağacın dalına, kadın ayağa kalktı, gülümsedi bana. Aynı çiçekli elbise vardı üzerinde. Yine bir şiir mırıldandı zannımca yüzüme bakarak.  Ben “Hoşcakal” diyebildiğimde o çoktan kaybolmuştu gözden.

*Nazım Hikmet, İlk Roma Akşamım

Yorum bırakın