Pek bir sinirliydi bizimki yine. Elinde telefon dolanıp duruyordu bir aşağı bir yukarı. Sordum “nen var” diye bir mırın kırın etti önce döküldü peşine.
Cumartesi ayrıldığı sevgilisi Pazar akşamı olmadan paylaşım koymuş sosyal medyaya. “Başkasıyla mı?” dedim, “yok yok “ dedi neşeliymiş sadece görüntüde. Güle oynaya dolanıyormuş, keyfi yerindeymiş. “Ne var bunda” diyecek oldum, arttı hiddeti birden bire. Bir gün bile kederlenmemiş ayrılıklarına, yalandan da olsa asmalıymış suratını ona göre. “İyi de sen istedin ayrılığı”, farketmezmiş kimin istediği, geçmişe saygıdan, hayatındaki değerine kapsamlı bir izahat yaptı bana yaklaşık 15 dakika. “Tamam” dedim, “anladım seni” bitirmek için bu gereksiz mevzuyu. “Varlıklı insan varlığını sokmamalı yoksunun gözüne” olmasaydı son cümlesi uzaklaşacaktım yanından. “Ne alaka” demiş bulundum o boşluk anımda. “Neşe bir zenginliktir, keyif ve mutlulukta. Öyleyse bunlara sahip olmayanların gözüne sokmaya ne gerek var neşeni ?” Çok oturmasa da kafamda, öyle boş bir saçmalama gibi de gelmedi aslında. “Hem nazardan da mı korkmazsın be mübarek, o gülen yüzünü gören kem gözler nazar etmez mi sevincine ?” soru bana değildi ama yine de yanıtladım “haklısın belki de”.
Daha da inmeden derine, yol alayım derken o devam etti sözlerine “Keder de öyle, neşeni de kederini neden ilan edersin ki ulu orta. Sevdiklerini kederine ortak edip onları üzmek mi gayen. Ben ayrıldık diye ağıtlar mı yazıyorum duvarıma ? Ben kederimi nasıl yalnız yaşıyorsam sen de neşeni bir başına yaşa ”. Tutamadım kendimi “İyide sevinçler paylaştıkça artar, kederlerse azalır derler ya hani eskiler” deyiverdim gayr-i ihtiyari. “ya bırak eskileri, eskiden sosyal medya mı vardı” diyerek kestirip attı her bir şeyi.
Bir süre sustuk ikimizde öylece. Çökmüştük son cümleden sonra karşılıklı iki sandalyeye. Bir dal sigara uzattı, aldım düşünmeden sigarayı bıraktığımı. “Bende kıskanıyor muyum acaba başkalarının neşesini içten içe” diye geçti aklımdan. O seri seri çekiyordu tütünü ciğerine bense ağırdan, düşünceli. Ben düşünüyordum derin derin, o ise özlüyordu telaşlı telaşlı. Özlediği birimiydi sadece yoksa bir hal miydi emin değilim. Acelesi vardı bildiğim kavuşmak için. Ona ya da onun yüzünde gördüğü neşeye.
“Hadi” dedim, “gidelim iki kadeh parlatalım, bizde dağıtalım efkarımızı”. Kalktık, konuşmadan yürüdük sahile. Çöktük denizin dibine kurulu tahta masanın tahta sandalyelerine. İlk kadehinde vurdu kederini kadehime sertçe. Kesmeden hızını bardağın dibini tıklattı masaya, orada olmayanların şerefine. Anlattı baştan sona bildiğim hikayesini bir kez daha. Rüzgar vurdu, deniz dalgalandı, gün battı. Şişe bitmeden kaçamak tebessümler yerleşti dudaklarının arasına. “ Hadi resim çekelim kadeh tokuştururken, sonra da paylaşalım dosta, keyif düşmana gam versin neşemiz” dediğinde anladım kederinin ne kadar derinde olduğunu. Üşüyen yüreğine kat kat neşe giydiriyordu ısınsın diye. “ Olur” dedim çektim fotoğrafı telefonumla, onu da etiketleyip paylaştım hemen o anda. Birde not ekledim altına “Sevdiklerimiz neşelendikçe neşelenir, üzüldükçe üzülürüz biz” diye. “İyi yazmışsın” dedi. “Bilsin ben onun gülmesini isterim hep, o gülerse bende gülerim. Kıskanman onun neşesini. Özlerim. Hem de çok özlerim gülüşünü. Ama göz koymam ona”.
Ay parlıyordu kalktığımızda, onlarca yıldızın ortasında. Kucakladık saymadığım kez bir birimizi. Neşe ile keder harmandı artık. Kederimizden keyif aldık, keyfimizden kederlendik saatlerce. Yalnız uyuyacağımız, daha doğrusu sızacağımız gecede ruhlarımızı saldık göğe. Nasıl olsa onlar bulur adreslerini, sarılırlar gün doğana dek. Rüya dedikleri de bu değil mi zahir. Ruhun seyr-ü seferi.