Sadece bir merhaba demiştim oysa. Onunsa anlatacak ne çok şeyi varmış. Ama benim dinlemeye mecalim yok ki. Kaç kez niyetlendim “yeter sus” demeye, vazgeçtim sonra. Öyle heyecanlıydı ki anlatırken kıyamadım galiba. Farkındaydı boşboğazlığının, özür diliyordu sürekli ama susmuyordu, susamıyordu bir türlü. Bende duymuyordum onu artık, boş boş yüzüne bakıp anlamaya çalışıyordum bu halinin esbab-ı mucibesini.
Malum genelde sevmem konuşmayı başkalarıyla. En çok kendimle konuştuğumdan olsa gerek soğuk derler bana kibarca, kabacası yabani. Bilseler zihnimdeki çalçeneyi bu seferde deli derler illa ki. Evin içinde bir başına elinde sigara söylenerek dolanana ne denir ki başka ? Beynin kıvrımlarında sürekli dönen dişlilierin gürültüsüyle kurulmuş bir saatin tıkırtısı yankılanır kafa tasımda. Sonra bir an oluyor kafasında kura kura sakladıkları insanın, muhattabını kıra kıra dökülüveriyor dudaklarından. Lal olsam diyor, konuşamasam, o da olmuyor. Söylemek istedikleri ile söylemesi gerekenler arasında mengeneye sıkışmış gibi kalıyor.
Bir vakit, yıllarca uzaktan sevmiştim birini, sevmek doğru kelimemi bilmiyorum beğenmiştim belki de sadece. Bir gün tüm nezaketiyle, hasbelkader selam vermişti bana. Sonra pişman edinceye dek onu, saçmalamıştım heyecanla. En nihai bir kahve içelim mi dediğimde, cevap bile vermeyince mahcubiyetle kapanmıştı ağzım. Kaçmıştı adeta benden, bakmaz olmuştu yüzüme. Birde ben kaçabilseydim ya kendimden.
Derler ya hani anlatabildiklerin anca karşındakinin anlayabileceği kadardır diye. Kendini bile anlayamıyorsa insan ne demeli ki ona. Bilmem kaç dilde bilmem kaç bin kelime var hazinemde yine de yetmiyorsa hali pür melalimi anlatmaya. Bırak başkasına aynalara bile geçmiyorsa sözüm. Nasıl bir çaresizliğin mahkumuyuz diye sorulmaz mı ? Sorulur, sorduğum anda da kendi sorumun değil ama onun gevezeliğinin cevabını bulmuş oldum.
Bilerek yahut bilmeyerek farkındaydı o da çaresizliğinin. Onun bu savaşta silahı diliydi. Seri halde savurduğu, ikincisine başladığında ilk söylediğini unuttuğu cümleleriydi ayakta kalmasını sağlayan onca yarayla. Nasıl ki ben keskin bir suskunlukla tutunuyorsam hayata o ise gürültülü haykırışıyla tutunmuştu. Zırhımız mı bu halimiz kendimizi korumak için yoksa silahımız mı yayılmak, saldırmak için. Ben susarak o ise konuşarak saldırıyor muyuz birbirimize yoksa korunuyor muyuz birbirimiz dahil dünyanın geri kalanından ?
Böyle bir kafa karışıklığında iken cevaplar bile soruya evrilebiliyor kolaylıkla. Her ne ise bu yaptığımız en başında bir tercih ediş diyorum kendime. Her tercih bir pişmanlık taşır zulasında. Gün gelip terazi kurulduğunda mahşeri vicdanda, keşke söyleseydimlerle doldurduğu kefe mi ağır gelir, keşke demeseydimleri istiflediğin kefemi ?
Pin pon topu gibi gidip gelirken düşünceler zihnimde, yeniden baktım gözlerine. Önemi yok ne dediğinin mühim olan birşey yapma gayretin.Sen anlat dilediğince ben susayım gönlümce. Senin karşında ben, benim karşımda sen. Seni sen anla böylece, bense beni sadece. Zaten hayat evvele kişinin kendini anlama serüveni değil midir ki?
Ve öyleyse eğer, yol bitmeden menzile erişmek hayal değilse nedir ?