İrem’in Sırrı

image1

İrem’in Sırrı Bu Kürede Gizli

Alimdi Şeddad, devrinin en büyük kütüphanesi onundu. Sırrını çözmek için dünyanın, her taraftan bilgeleri toplardı şehrinde.

Zalimdi Şeddad, gülmezdi yüzü. Affetmezdi hataları, akılsızlıkları. İnanmazdı duygulara, insan şaşarsa akıl yolundan bedelini ödemeli derdi her zaman.

Mağrurdu Şeddad, eğmezdi başını kimseye, sorgulatmazdı kudretini. Gücüne boyun eğmeyeni ezer geçerdi ordularıyla.

Yüce hükümdarıyken kavminin, gönlünü hoş tutmak için hediyeler yağdırırdı komşu ülkelerin hakanları ona. Mücevherler, kumaşlar, cariyeler. Hiçbirinde gözü olmasa da, üstünlüğünün nişanesi olarak kabul ederdi hediyeleri. Doğum gününe günler kala yine başlamıştı civardan hediye kervanları gelmeye. Berkandeler’de katar katar yolladıkları mücevhere bir de cariye eklemişlerdi, Şeddad’a sunulmak üzere. Öteki cariyelerden farklı olarak Hünkara yazılmış mektup vardı onun elinde.

Zengin ancak gri şehrinde hüküm sürerken cariyelerle dolu hareminden haftada bir gün birkaç saatliğine en sessiz ve güzel cariyeyi kabul ederdi Şeddad. Ondan gayri tahammülü yoktu kadın yüzü görmeye de sesini duymaya da. Berkandelerin gönderdiği cariye mektubu kendisi vermek istediğini söylediğinde vezirleri önce karşı çıktı buna. Sonrasında cariyenin güzelliğinin yanısıra Berkande  sultanının rüşvetinden de nasiplenip izin verdiler bir şartla. Mektupdan haberleri olmadığını söyleyeceklerdi sultana, cariye sultanla başbaşa kaldığında sunacaktı mektubu. Ama zinhar konuşmayacaktı. Konuşursa dilinden, mektuba kızarsa hünkar kellesinden olurdu.

O gece niyetinde yoktu Şeddad’ın cariyeyi kabul etmek. Olmadık birşey oldu istemediği halde izin verdi kapısının çalınmasına.  Yine olmaz birşey oldu “Gel” diye bağırmadı, gitti elleriyle açtı dairesinin kapısını. İlk kez göz göze geldiler. Dondu kaldı Şeddad. Dakikalar sonra çekilip kenara yol verdi cariyeye. Yatağı değil, koltuğu gösterdi ona. İlk kez bir cariye oturuyordu o koltuğa. İncecik bedenini süzdü sessizce. Uzun saçlarına baktı, kalem gibi burnuna, haritasını çizecekmişcesine ölçtü biçti nazarıyla. Bir vakit sonra “hoş geldin” dedi usulca. Cariye kendisine tembihlendiği gibi ses çıkarmadan başını eğdi önüne. Sonra elinde sımsıkı tuttuğu mektubu uzattı Şeddad’a. Şeddad mektubu aldı, okudu.

“Ey  yüce sultan, bu cariye senin aradığın cevabı sana sunmak üzere sunuldu sana. Ya geri gönder el sürmeden ya da tüm servetini harca uğruna”

Mektubu bıraktı elinden Şeddad birşey demeden.  Sessizce oturdular bir süre ikiside. Sonra Şeddad başladı anlatmaya, okuduğu kitapları, bilgelerden öğrendiklerini. İlgisiz gibiydi cariye. Durdu birden hünkar, çenesinden tutup cariyenin gözlerine baktı “Bu sarayın Ece’si olmak mıdır niyetin” dedi sertçe, başını salladı hayır manasında cariye. Bir kese çıkartı Sultan mektubun yanına bıraktı “Bu senin” dedi. Ayağa kalktı sonra odada dolanarak hikayeler anlatmaya devam etti koca hünkar.  Düşlerinden bahsediyordu. Ara ara gülümsüyordu hatta. Zaman aktı gitti. Bir sessizlik anında kalktı kapıya yöneldi cariye. Engel olmadı, olamadı ona Şeddad. Kapı açıldı uzaklaştı. Mektupta, zarfta masanın üzerindeydi.  Tek başına oturdu bu sefer koltuğa Şeddad. Düşündü uzun uzun. Zarfta yazanı, unutulduğunu sandığı altın dolu keseyi. Hiddetle hizmetçilere seslendi. Keseyi fırlattı onlara “gidin bunu o cariyeye verin” diye bağırdı sertçe. Bir yandan nedensiz bir sevinç duydu cariyenin keseyi bilerek almadığı düşüncesine kapılarak. “Gururlu kızmış” diye geçirdi içinde. Masasına oturdu, kalemini hokkaya batırıp yazmaya başladı. Sayfa bitmeden çalındı kapısı. Hizmetçiler geri getirmişti keseyi korkarak. “Efendim cariye, ben bir köleyim yüce hünkarımıza sunulan, bir ödül verecekse efendimiz bana değil hediyeyi ona sunan Berkande sultanına sunması daha münasiptir dedi”  Sinirlendi Şeddad. Yanıldığına mı yoksa cariyenin cevabına mı kendisi de emin değildi. “ Bir sandık altın hazırlayıp Berkande sultanına yollayın derhal, o cariyede yarın gece yine gelsin odama”

Önce sabahı ardından geceyi zor etti. Şeddad, esti gürledi tüm gün. Uyku girmedi tek damla gözüne. Dairesine çekilip beklemeye başladı cariyeyi.Gece yarısına doğru çalındı kapısı. Yine elleriyle açtı kapıyı buyur etti koltuğa.  “Kabul etmemişsin hediyemi, bende sultanına bir sandık altın gönderdim dileğin üzere, şimdi sen bir dilek dile benden kendin için” Sustu yine cariye. “İzin veriyorum konuşmana” diye üsteledi Sultan. “Benim gücüm herşeye yeter, hadi söyle ne istersin benden”. Titrek ve kısık bir sesle tek bir kelime süzüldü cariyenin dilinden “Cenneti”

Sustu kaldı Şeddad. Bulamadı söyleyecek tek bir söz. Kalktı kapıyı gösterdi. Cariye çıktı odadan. Kitaplarına gömüldü yeniden Sultan, okudu sabaha kadar. Gün ağarınca alimleri çağırttı huzuruna. “Cenneti inşa edeceğiz bu topraklara” dedi onlara. Alimler şaştı. “En güzel bağlar, bahçeler, saraylar, yollar burada olacak. Meyvenin en lezizini halkım yiyecek, hayvanatında, nebatatında her türü olacak bu şehirde. Şarap akacak çeşmelerinden. Kimse günah işlemeyecek bu şehirde, meyleden ateşte yakılacak.” Kimsenin itiraza cesareti yoktu. Bir ihtiyar alim “Sultanım” dedi önce. Şeddad baktı alime, “konuş” dedi.  “Emriniz başımız üstüne, iradeniz üzerine söz söylemeyiz biz, lakin biz ancak size iremi inşa ederiz. Cennet yoktur bu fani dünyada. Günahlar ve çirkinliklerde dünyanın gerçeğidir. Bunu bilir böyle yaşarız” . Duymamış gibi konuştu Şeddad “İrem, şehrin adı İrem olacak, haydi” diyerek yol verdi alimlere.

O günden sonra geceli gündüzlü çalıştı herkes. Ayları gün bellediler, günleriyse saat. Şeddad  herşeyin başına koştu. Emirler yağdırdı. Servetini harcadı. O karanlık şehir gün be gün aydınlandı. Yeşille, maviyle kucaklaştı. Güneşin şavkı nehirlerde parladı.  Günahkarlar şehirden kovuldu. Yüksek yüksek sutunlara taklar kuruldu. Gün döndü vakit tamam oldu İrem şehri bir kış günü mamur oldu.

O günün gecesinde cariyeyi çağırdı Şeddad dairesine. Kapıda karşıladı yine. Bu kez koltuğa oturmadan balkona çıkardı onu. Şehri gösterdi, ışıl ışıldı heryer, müzik ve kahkaha sesleri geliyordu şehrin dörtbir köşesinden. Elini tuttu Şeddad cariyenin “işte istediğin cennet” dedi ona. “Şimdi sen ismini söyle bana” “İrem” dedi cariye. Şaşırdı hünkar.  Omuzlarını tutup yüzünü cevirdi cariyenin yüzüne.”Senin İremin bu şehir, benim İremim sensin artık” öptü dudaklarından ilk kez. İlk kez o gece sevişti cariyesiyle hünkar, ilk kez o gece bir kadınla uyudu hünkar.  Uyumadı aslında seyretti İrem’i gece boyu, sacını okşadı, kokladı, yüzünü kazıdı zihnine. Gün ağarmadan uyandırdı Şeddad İrem’i. Kokusunu çekti içine. “Ne garip, sanki bir daha göremeyecekmişim gibi içime hapsetmek istiyorum seni”. İrem başını yasladı Şeddadın göğsüne. “Anlat bana” dedi Şeddad. “Sorun söyliyeyim hünkarım” “Sormadan anlat içindekileri, özlemini sevgini, kendini, sorarsam yalan olur cevapların bilirim”. Sustu yine İrem gözyaşları yanaklarından süzülüp tam da sultanın kalbinin üstüne düşüyordu. Yanağını okşadı Şeddad İremi’in dayanamadı sordu “Özledim seni, sende özledin mi beni” ses etmedi önce İrem “Hiç mi” dedi Şeddad “Bazen” dedi İrem. Onu ne kadar sevdiğini söyledi Şeddad ama korktu İrem’e sormaya kendisini sevip sevmediğini. Emreder gibi döküldü kelimeler ağzından “Beni sevdiğini söyle” İrem suskundu. “Yalanda olsa söyle” dedi Şeddad ısrarla “Seni seviyorum” dedi İrem, Oysa bu şehirde yasaktı artık yalan. Bile bile inandı yalana Şeddad.  İlk kez ağladı bir kadının yanında.

Yataktan kalktıklarında, arabayı hazırlattı Şeddad. İrem şehrini gezdirecekti, İrem’e. Yola çıkmadan tuttu ellerini İrem’in avuçlarına camdan bir küre bıraktı. Kürenin içinde sarayının pırlantadan maketi. “Kıymetlidir benim aklım, kıymetlidir benim makamım ancak ruhum o kadar değersizmiş ki yanında onu sev diye cennetin sarayını bırakıyorum avuçlarına. Senin bedenin köleydi azad ettim, şimdi benim ruhum köle sana, sen sevmeden azad olmaz asla.” Yine birşey demiyordu İrem.

Sinirle arabacıya seslendi Şeddad, “Sür hadi”. Önce aydınlıktı her yer, güneşliydi hava kış ayazında üşümüyordu kimse. Mucizevi bir gökkuşağı vardı gökyüzünde. Çok uzaklaşmadan karardı birden gök. Şimşekler çakmaya başladı. Korkarak sarıldı İrem Şeddad’a. Gözlerinin önünde bir yıldırım düştü bahçelerden birine . Alevler sardı birden dört bir yanı. Atlar ürktü. Muhafızlar dondu kaldı bir anda.  Bulutlar öfke kusuyordu adeta. Şeddat İrem’in alnından öpüp indi arabadan. Ayağını basar basmaz yere, toprak sarsıldı. Depremle yıkılmaya başladı tüm o saraylar. Taşlar savruluyordu her yana. Yer yarılıyor içine düşüyordu insanlar.  Çok zamanda inşa ettiği İrem şehri gazaba uğruyor ve saniyeler içinde yok oluyordu Şeddad’ın gözleri önünde. Toz dumanken heryer, kaçışırken ahali, şehrin en yüksek sutunlu kapısından bir atlı gözüktü dörtnala gelen. Şeddad’ın yanına kadar sürdü atını. Atlıyı gören İrem beklediği kurtarıcı gelmişcesine arabadan indi. Kendisine uzatılan eli tutup bindi onun terkesine. Atlı “Berkande sultanı sana mektubunu hatırlatır ey yüce Şeddad. Bu dünyanın sırrı budur işte”. En uzun cümlesini kurdu İrem o an “Aşk cennettir ve dünyadaki cennet ancak yalandan ibarettir. Sen sözünü tuttun cenneti verdin bana, ama bunun bedeli cehennemdir sana”.  At geldiği gibi dört nala giderken ardına bile bakmadı İrem. Göğe açtı ellerini Şeddad “Ya Hak sırrına vakıf olmadan ölmekti korkum, bundan sonra ise yaşamak olur benim büyük azabım, bir lutfun olacaksa bana şimdi al canımı”. Sutunlar yıkıldı Şeddad’ın üzerine. Cennetin peşinde koşarken cehennemine kavuştu Şeddad.  Ya da biz öyle sandık, öyle anlattık. Suret-i İrem olanda cehennemi gösterip cennete aldıysa Şeddat’ı Tanrı, bilmedik, bilemedik.

 

İrem’in Sırrı’ için 2 yanıt

  1. Fatih Özkan adlı kullanıcının avatarı

    Hiç konuşmaması gereken cariye konuşmuş ama dilinden olmamıştır.Burada tutarsızlık var gibi geldi.Ayrıca fazla yazım yanlışı var.Bunun dışında cümlelerin devrik yazılması,hoş olmuş.Söyleyiş güzelliği var.Şiir tadında olmuş.

    Liked by 1 kişi

Yorum bırakın