Yürüyorduk. Aşıktık; hatırlıyorduk.

Bu hafta, yine aynı yerde ve de aynı saatte buluştuk hevesle. Birkaç çay içti o, bense bir filtre kahve. Dününü anlattı bana, görüşemediğimiz önceki günüyle birlikte. Bense yine işten bahsettim ona, patrona diklenişimden, çayçıya gülüşüme. Vakit geçiyordu işte. Hem zaman dursun diye bir istek var mıydı ki içimizde ?

Kederli zamanlarımız küllenirken tanıştırmışlardı bizi. İki terkedilmiş iyi insan iyi gelir birbirine diye düşünmüşlerdi belki. Hakikatten, hiç bahsetmeden geçmişten pansuman yapmıştık yüreklerimizdeki yaralarımıza. Beynimizin kıvrımlarında kaybetmiştik, eski sevgiliden kalma anı diye kaydettiğimiz günleri.  Gezdik, güldük, eğlendik her defasında. Ortak zevklerimizde soluklandık birlikte. Yoldaş olduk birbirimize. Ardımıza bakmamak üzere.

Ama o gün, hiç yaşamadığımız kadar uzun bir suskunluk anından sonra “Kalkalım mı ? Yürüyelim biraz” dedi bana. Gün batımında, limana doğru attık adımlarımızı. Tuttum elini, yapmam gerektiği gibi. Hep aksi yöne ilerlerdik, ilk kez ardımızda bıraktıklarımıza yaklaşmayı denedik. Hep konuşurduk, ilk kez tek kelime etmedik, edemedik. Adımlarımız her zamankinden daha ağırdı. Kafalarımız hiç olmadığı kadar karışık. Hep sıkı sıkı tutardık ellerimizi, bırakırsak düşecekmişiz gibi. Bu kez gevşettik parmaklarımızı düşüp ölmeyi ister gibi. Düşense iki damla kan oldu, kapandığını sandığımız yaralarımızdan içimize..

Durmadık, duramadık. Yürüyorduk birlikte, aşıktık ikimizde, hatırlıyorduk. Aşka yürüyorduk el ele, ama aşık olduğumuz başka çehreler gözümüzün önünde. Geçmişin gölgesinde kalan bir sevdanın yeşeremeyeceğini bile bile neden çıktık ki bu sefere ?  Sorunun cevabı belli, kederli mi kederli. Unuttuğumuzu sanmak nafile bir teselli.

Vardığımızda limana, dalgalar vuruyordu taşlara. Ufukta batan güneşin kızıllığı, içimizde yanan ateşin yansımasıydı adeta. Bekledik sabırla yok olmasını denizin ardında. Ne zaman ki göğü sardı yıldızlar, döndük yüz yüze sarıldık sıkıca. Hiç bakmadığımız  kadar derin baktık birbirimizin gözlerine. Hiç görmediğimiz şeyleri gördük derinliklerimizde. Hiç duymadığımız şeyleri duyduk rüzgar ve denizin sesinde. Sonra tebessüm etti, “Sağol” dedi sadece.  En samimi gülümseyişimle “sende” dedim. O ardını dönüp giderken ben denize baktım yine. Bu liman yıkılmadan, güneş sönmeden, deniz kurumadan vazgeçemeyeceğimi anladım, beklemekten ve dahi ummaktan.

 

 

 

 

Yorum bırakın