
Kartpostallar
Gurbete hayatımda ilk kez liseyi okumak için çıktım. İlk kez baba ocağı dışında yemek yediğim, ana kucağından uzakta uyuduğum yaşlar. Mahzun da olsam bir yanım hep hayta. Zaten bu haytalığımdan ötürü yazdırmış babam beni bu okula. Liseden ötesine kafası basmaz bunun, bari bir meslek öğrensin diye puanım yetmese de tanıdık sokup araya Endüstri Meslek Lisesine kaydımı yaptırmayı başarmış. Bizim küçük kasabadan şehre gitmenin kurdurduğu hayallerin cümlesi, okulun ilk günü 42 kişilik sınıfın tamamının erkek olduğunu görmem ve bu ergen erkek topluluğunun en küçüğü olduğumu farketmemle birlikte yerle yeksan olmuştu. Altında kaldığım bu enkaz, akşam yurtta maruz kaldığım çömez şakalarıyla perçinlendi. Zaten sıcak bir ilişki kuramadığım eğitim sisteminden daha da soğumam zor olmadı böylece. Yine de hocalarım gözlerimde nasıl bir ışık gördülerse artık sınıfın çift dikişlerinden ayrı tutmaya, derslerim konusunda teşvik etmeye gayret gösteriyorlardı. Bu çabalarının bir parçası olarak Cumhuriyet Bayramında şehir stadında yapılacak törenlerde bayrak taşıma görevi verdiler bana. Hani gururlanmadım da değil aslında. Bayramdan önceki hafta sonu evci çıkıp anneme gıcır gıcır ütülettim gömlek ve pantolonları. Ceketimi de yıkaması için ısrarlarım ise annemin tatlı diliyle bertaraf edildi. Traşda olduktan sonra hazırdım bayrama.
Biten çocukluğumun ergenliğimle tanışması o bayram sabahı ayna karşısında kravatımı düzeltirken oldu. İlk kez kendimi yakışıklı gördüm. Bir de alnımda çıkmaya başlayan şu sivilceler olmasaydı diye iç geçirdim. Törende şehirdeki tüm okullar temsil ediliyordu. Okulların yerleşim planını kim yaptıysa bizim azmanlarla dolu okulumuzun yanına Kız Sağlık Meslek Lisesi denk gelmişti. Sıranın en önünde elimde koca bayrakla dikilirken en fazla uzaktan bakabiliyordum kızlara. Erkeklerin laf atma girişimleri ya hocalar tarafından sertçe engelleniyor ya da kızlar tarafından zaten umursanmıyordu. Grubun en güzeli olduğunu düşündüğüm kız elinde beyaz bir kağıt ve yanında öğretmeniyle ayrılıp kürsüye yanaştı. Pür dikkat onları izliyordum bende. Sunucu okulunun adından sonra kızın adını anons etti, kürsüye çıktı şiirini okudu. Herşey burada kalabilirdi. Tabii eğer yerine dönerken bana bakıp gülümsediğini sanmamış olsaydım. O bakışı bana gurbet acılarının tümünü unutturup o şehirde yegane varoluş amacım haline geldi. Hemen o gece bir mektup yazıp içine düştüğüm bu yıldırım aşkı ona anlatmak geçti içimden. Kütüphanedeki şiir kitaplarından aşırtma bir iki şiirle de süsleyebilirdim mektubumu. Güvenebileceğim samimiyette arkadaş çevresini de henüz kuramadığımdan mektubu iletmek için postadan başka yolum yoktu. Ancak ona göndereceğim mektuplar bizim yurt idaresince okunmasa da onun okulu tarafından illa ki okunurdu. Zaten hayatımda ilk kez mektup yazacaktım ki bu aşkımı açmak için tek başına bile yeterince riskli bir girişimdi. Gece ranzamda kurduğum hayaller sabaha yağmurlarla eriyip gitmişti.
Cumhuriyet bayramından sonraki hafta Kızılay haftası idi. Okulun her yanına asılan afişleri gördüğümde aklıma parlak bir fikir geldi. En azından ben parlak olduğunu düşünüyordum. Bir kart atıp Kızılay haftasını kutlayacaktım onun. Böylelikle hem okul yönetimi şüphelenmeyecek hem de onun cevap verip vermemesine göre gönlünün bende olup olmadığını anlayabilecektim. Yılbaşları ve bayramlarda attığım kartları düşününce kart yazma konusunda mektup yazmada olduğu kadar acemi olmadığım da aşikardı. Bütün bunları düşünürken Kızılay kolunun sattığı kartpostallardan birini çoktan almış, arkasına da “Kızılay Haftanız kutlu olsun. Herşeyin başı sağlık. Sağlıklı günler dilerim” yazmıştım. Okul çıkışı koşarak gittiğim karşıdaki postaneden iki sokak ötedeki Kız Sağlık Meslek Lisesi yurduna bir zarfın bir haftada anca gideceğini düşünmediğimden ertesi günden itibaren gelecek cevabı bekledim.
Nafile bekleyişimin sonunda ya vazgeçip kaderime boyun eğecektim ya da şansımı zorlamaya devam edecektim. İmdadıma yine belirli gün ve haftalar panosu yetişti. Dünya çocuk kitapları haftası nedeniyle yeni bir kart gönderdim Kasım başında, Ağız ve Diş Sağlığı haftası nedeniyle de Kasım sonunda gönderdim. Bir türlü gelmeyen o cevaba inat Dünya Engelliler günü, Dünya İnsan hakları günü ve Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin yıldönümü nedeniyle Aralık ayı boyunca kart göndermeye devam ettim. Yeni yıl kartından sonra Enerji Tasarrufu haftası ve Veremle Savaş haftası için dahi kart gönderdim. En çok 14 Şubat’ta bir kart göndermek isterdim, bir cevap alabilseydim öncekilere Sevgililer Gününü boş geçmezdim. Ama Şubat ayında sadece Sivil Savunma günü için kart gönderebildim. Sağlık Meslek lisesinde okuyan biri Tıp Bayramına kayıtsız kalamaz sanıyordum, yanıldım. Kadınlar günü gibi o da cevapsız kaldı. Sonrasında Sağlık haftası, Ebeler haftası, Gençlik haftası, Hemşireler günü derken Dünya Çevre günüyle eğitim öğretim yılını sonuna geldik. Tüm belirli gün ve haftaları ezberlemiştim artık. Okunuyorlar mı, okul idaresine mi takılıyor yoksa geldiği gibi çöpe mi gidiyor o kartlar fikrim dahi yoktu. Sadece bir kez gördüğüm bir kıza neden sürekli kart gönderiyordum ? Artık baştaki amacım manasını yitirmişti. Bir bağımlılık haline gelmişti adeta. İçten içe bir karşılık bekliyor olsam da bunun boş bir hayal olduğunu farketmiştim. Yine de yazın bir sürü kart aldım, arkasına yazacaklarım konusunda çalıştım. Ev adresini bilmediğim kıza yeni kartlar biriktirmiştim önümüzdeki sene boyunca göndermek üzere.
Okulların açılışını üzerinde okula giden öğrencilerin resminin olduğu bir kartla kutladım. Daha Eylül’ün başında gönderdiğim bu kart okulun ilk günü elinde olsun istedim. Bir ara okuldan ayrılmış olabileceğinden kuşkulandım. Ancak o yıl ki Cumhuriyet bayramında yine gördüm onu Bu sefer yüzüme bakmadan geçti gitti uzaktan. Artık emindim hislerimin ve heyecanımın karşılığı yoktu. Ancak yine de kartlar yazmaktan vazgeçmedim. Zamanla gününe uygun kartı seçmede ve arkasına yazılacak etkileyici cümleler kurmada uzmanlaştığımı düşünüyordum. Yaptığım şey bir sanattı bende sanatçıydım. Bir gün gönderdiğim kartlar salonlarda sergilenecek, kitaplara konu olacaktı. Tüm motivasyonum bu olmuştu artık.
Dört yıl devam etti bu serüven. Sadece Cumhuriyet Bayramlarında uzaktan gördüğüm kıza sürekli kartlar gönderdim, kartların arkasına derin manaları olan cümleler yazdım. Ancak hiç birine cevap almadım. Ta ki okuldan mezun olacağımız haftaya kadar. Okulların kapanmasına tam bir hafta kala son kartımı yollamıştım. Veda kartıydı artık bu benim içinde. Liseden sonra ona ulaşmam imkansızdı bu şartlarda. Mezun olmamıza üç gün kala bana bir zarf geldiğini söylediler. Yatakhaneden müdüriyete giden yol o kadar uzun geldi ki anlatamam. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Kırk türlü senaryo kurdum aklımdan. Okul bitti artık hislerime karşılık verebilirdi diye düşündüm. Vay be dedim derslerinden başka bir şey düşünmemiş demek ki. Takdir ettim çalışkanlığını. Belki de oda bağımlısı olmuştu kartlarımın ve okuldan sonra kesilmesin diye evinin adresini veriyordu sadece. Olsun yine de gönderirim hiç olmazsa sanatımın kıymetini anlamış demektir. Müdür yardımcısının kapısında içeri girdiğimde köşedeki sehpanın üzerindeki mukavva kutunun içindeki zarfları işaret ederek kendi mektubumu bulup almamı söyledi. Alıp zarfımı çıkmak üzereyken “Aslında merak ettim, ilk kez sana bir mektup geliyor. Mezun oluyorsun diye açmadım. Ama kimden geliyor bu zarf ?” diye sordu. Gülümseyerek “bir sanat severden” dedim ve çıktım odasından. Çıkar çıkmazda zarfı açtım köşesinden özenle. Üzerinde havai fişeklerin olduğu bir kutlama resmini andıran kartpostal çıktı içinden. Arkasını çevirinceye kadar geçen saniyelerde okulun bitişini kutluyor diye geçti aklımdan. Çevirip okuduğum iki satır ise hiç aklıma gelmeyen, sanat hayatımın son bulduğu cümlelerdi.
“Şehrin Kurtuluş günü kutlu olsun. Yaşadığım şehrin düşman işgalinden kurtulduğu bugün, kendini şair sanan ergenlerin saçma sapan kutlama kartlarından kurtuluyor olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Zevksiz resim tercihleri, anlamını hiçbir zaman kavrayamadığım devrik cümlelerle dolu onlarca kartpostalı artık geride bırakıyorum. Umarım bir gün duygularını adam gibi anlatabilecek cesaretin, aklın ve yeteneğin olur.”