Rüştiye Sokağı

Rüştiye Sokak.JPG

Rüştiye Sokağı, Taraklı/Sakarya

Çıkılan tüm yolculuklar zamanın ilerisine götürmüyor insanı. Bazen onlarca kilometre yol yapıp on yıllar öncesine ulaşabilmek mümkün. Çocukluğumuzun geçtiği sokaklar, okuduğumuz okullar, oyun oynadığımız parklar zaman tünelinin koridorları gibi bekliyor bizi. Uzağına savrulduğumuz sayısız mekan bir bayram ziyaretiyle  geçmişin kapısını aralıyor içeri süzülmemiz için.  Sadece şahit olduklarımıza değil, şahidi olmadığımız yaşanmışlıkların izlerine, bir binanın duvarında, bir sokağın taşında  yahut bir ağacın gölgesinde tesadüf etmek mümkün. O anlarda derinlere saklanan anılar,  ayın etkisindeymiş gibi çekilen sulardan sıyrılıp yüreğinin kumsalına vuruyor insanın. Böyle bir romantizmin özlemiyle  gittiğim uzaklarda, kalp atışım kadar yakınımda olan izler arıyorum.

Şekere ve harçlığa olan hevesin yerini, vuslata erme hevesi aldığında, büyüdüğüm gerçeği ile yüzleşiyorum bayramlarda. Solurken havasını memleketimin,  çocukluğumun izini sürdüğüm sokaklar, binalar ne kadar viraneleşirse viraneleşsin, el sürülmemiş olsun istiyorum içten içe. Oysa zaman bedenlerimize olduğu kadar cansız dediğimiz mekanlara da acımasız davranıyor. İçinde nefes alınmayan evler, ayak izini hasret kalan taş sokaklar, nefes alan her canlıdan daha hızlı ve acılı tüketiyor ömrünü.  O sebepten, başıma düşen dikenli at kestanelerine rağmen sevmekten vazgeçmediğim parkın, beton mikserlerinin kustuğu zehirle  meydana evrilmesine isyan etmiştim birkaç yıl evvelki bayram ziyaretimde. O park ki benim için en kadim buluşma mekanıydı memleketime dönüşlerimde. Şimdi ise adımladıkça anılarımın mezarlığında dolaşıyormuşçasına acıtıyor içimi.

Bu kahredici dönüşümün endişesiyle, bir vakitler oyunlar oynadığım başka sokaklardaki düzenlemeleri görmeye korkarak gittim esasında. Belki de karanlıkta az görür gözümde azalır ızdırabım diye, gündüz değil gece yarısına doğru yol aldım eski dostlarımla birlikte Rüştiye Sokağına. Umulmadık bir aydınlık karşıladı bu kez beni. İlk bakışta yerle yeksan etti kahredici önyargılarımı. İçine kimbilir kaç kez düştüğüm derenin kenarındaki çardakları geçip, bizim buralardan başka yerde adını duymadığım doncak’a rastlamak tebessüm bıraktı yüzüme. Tüm meydanlar sizin olsun, bu küçük sokak yeter bana diye geçirdim içimden. Yazın sıcak esintisinin eşliğinde daralan yoldan geçerken ferahladı içim. Kurşun Camii’nin arkasındaki yokuştan aşağı doğru koşan çocukluğumla kucaklaştım sevinçle. Sanki bir turistik seyahatteymişçesine fotoğraflar çektim ardı ardına. Oysa otuz, kırk yıl önce dahi bu denli albenili değildi buralar. Şimdi benden evvelki yüzyılların anıları, benden sonraki nesillerin gençlik aşısıyla buluşmuş gibi geldi gözüme. Koca çınara kadar devam ettim soluk soluğa. O ki kaç kuşağı saklıyordu koynunda.

40 yaşına yaklaşırken kavuştuğumuz olgunluğumuz, çocukluğumuzda bıraktığımız haylazlığımızı hatırlatarak uyardı bizi.  Ne kadar  dayanırdı bunca emek, bunca güzellik hayta gençliğin hoyratlığına.  “Geçti o zamanlar” dedi içimizden biri. “Şimdi tabletler, telefonlar devri. Ne saklambaç oynarken ağaç dalı kırar çocuklar ne de çakıyla ağaca aşklarını kazırlar. Bir bekçi yeter yetişkinlerin hırsızlığına.  Gençlikte, çocuklukta ihtimaldir ki uğramaz bu sokağa.  Bir biz geliriz bayram dan bayrama, bir de turist taifesi turdan tura”.Öyle midir hakikat bilemedim.  Belki de içimi kaplayan huzuru, modern zamanların elektronik yalnızlığı dağıtmasın istedim.

 

Not: Rüştiye sokağı, Taraklı/ Sakarya çocukluğumda oyun oynadığım yerlerden biri. İki sene önce aşağıdaki yazımda çocukluğumun parkını meydana kurban edilişini yazmıştım sitemle. Bu kez ise yapılan işin güzelliğini yazmak istedim.

Bir Meydana Kurban Ettik Parkımızı

 

 

 

 

 

 

Yorum bırakın