İlliberalizm üzerinden Türkiye’de Seçimleri Düşünmek – Demokrasi Üzerine Yazılar 2-

IMG_2948Tarihin her döneminde politik akımlar belirli dönemlerde  farklı ülkeler üzerinde etkili olmuştur. Günümüzde bu etkileşim, iletişim ağınının hızı ve gelişmişliği nedeniyle daha hızlı ve kolay olmaktadır.  Geçtiğimiz ay gerçekleştirdiğimiz seçim değerlendirilirken  Türkiye’nin dünya dışında bir yer olmadığı unutulmamalıdır. Aşağıda alıntıladığım yazı Foreign Affairs dergisinin Mayıs-Haziran 2018 sayısında “Doğu Avrupanın İlliberal Devrimi” adıyla Ivan Krastev imzalı olarak yer aldı. Ben elimden geldiğince çevirmeye çalıştım. İçinde sadece bir kez Türkiye ifadesi geçmekte, Satır aralarında ne kadar kendi ülkemizi buluruz bu okurun takdirine kalmış. 

Doğu Avrupanın İlliberal Devrimi

1991’de, Batı’nın Soğuk Savaş’taki zaferini ve liberal demokrasinin dünyanın her köşesine yayıldığını duyurduğu sırada, politik bilimci Samuel Huntington aşırı iyimserliğe karşı bir uyarı yayınladı. Journal of Democracy’de  Demokrasi’nin Üçüncü Dalgası başlıklı makalesinde Huntington, 1820’lerden 1920’lere ve 1945’ten 1960’lara kadar önceki iki demokratikleşme dalgasının tarihsel olarak yeni otoriter rejim biçimleriyle demokratik sistemlerin yerini alan ters dalgalar” tarafından takip edildiğine dikkat çekti. Eğer yeni otoriter büyük güçler “demokratik olmayan bir egemenliğin sürdürülebilirliğini”  ya da dünyanın dört tarafındaki  insanlar  “siyasal durgunluk, ekonomik verimsizlik ve sosyal kaos tarafından beslenen bir güç olarak” ABD de demokrasinin fenerinin solduğunu görürse üçüncü bir ters dalganın mümkün olacağını öne sürdü

Huntington 2008’de öldü, ama yaşasaydı, sadece Brezilya ve Türkiye gibi son yıllarda demokratik dönüşümlerin yaşandığı ülkelerde değil, aynı zamanda batının en köklü demokrasilerinde bile liberal demokrasinin artık tehdit altında olduğunu görmek onun için şaşırtıcı olmazdı. Bu arada otoriterlik Rusya’da yeniden ortaya çıktı ve Çin’de güçlendi, dış politikada maceraperestlik ve iç politik kutuplaşma ABD’nin küresel nüfuzunu ve itibarını büyük ölçüde tahrip etti.

Muhtemelen en endişe verici gelişme Doğu Avrupa’nın kalbindeki değişim olmuştur. Bölgenin komünizm sonrası demokratikleşmesinin poster çocuklarından ikisi olan Macaristan ve Polonya’da siyasi muhalefet şeytanlaştırılıp, azınlıklar suçlanır, liberal kontrol  ve dengeyi baltalanırken muhafazakar popülistlerin seçim zaferleri kazandığı görüldü. Çek Cumhuriyeti ve Romanya da dahil olmak üzere bölgedeki diğer ülkeler de onları takip etmeye hazır görünüyor. 2014 yılında yaptığı konuşmada, Macar popülaristlerinden biri olan Başbakan Viktor Orban, liberalizm konusundaki tutumunu şöyle özetledi: “Demokrasi zorunlu olarak liberal değildir. Çünkü bir şey liberal değilken hala bir demokrasi olabilir. Küresel rekabet gücünü korumak için, bir toplumun örgütlenmesinin liberal yöntemlerini ve ilkelerini terk etmek zorundayız .” Orban küçük bir ülkeyi yönetmesine rağmen, temsil ettiği hareket küresel öneme sahiptir. Halkın iradesinin siyasi meşruiyetin ana kaynağı olmaya devam ettiği Batıda, illiberal demokrasinin tarzı önümüzdeki yıllarda liberalizmin başlıca alternatifi olabilir.

Avrupa’da liberalizme neden savaş açıldı? Cevap, Doğu Avrupa’nın devletlerinin kendilerini Sovyet imparatorluğundan kurtardığı 1989 devrimlerinin kendine özgü doğasında yatmaktadır. Daha önceki devrimlerden farklı olarak, 1989’dakiler ütopya ile değil, normallik düşüncesiyle de ilgiliydi; yani, devrimciler, Batı Avrupa’daki insanlar için halihazırda var olan normal yaşamın türüne yönelme arzusunu dile getirdiler. Berlin Duvarı düştükten sonra, en eğitimli ve liberal Doğu Avrupalılar ülkelerini ilk terk edenler oldular ve bu durum bölgedeki demografik ve kimlik krizlerini kışkırttı. Liberal demokrasinin yerel seçmenleri Batı’ya göç ettikçe, kendi ülkelerinde nüfuzları azalırken, AB ve ABD gibi uluslararası aktörler de Doğu Avrupa’da liberalizmin yüzü oldular. Bu bugün bölgeyi ele geçiren liberalizme karşı milliyetçi isyanın sahnesini oluşturdu..

Halkın Gücü

Ekseriyet, Doğu Avrupa popülizminin yükselişini açıklamakta zorlandı. Polonya’nın popülist Hukuk ve Adalet Partisi (Polonya dilinde kısaltması olan PiS ) 2015’te meclis çoğunluğunu kazandıktan sonra, ülkenin liberal ikonlarından Adam Michnik, “Bazen güzel bir kadın aklını yitirir ve serseri ile yatağa gider” demişti. Ancak popülist zaferler, bir aldatmaca değil, bilinçli ve tekrarlanan bir seçim. Sağcı popülist parti Fidesz, Macaristan’da arka arkaya iki parlamento seçimini kazandı ve kamuoyu yoklamalarında PiS rakiplerine karşı yükselişe geçti. Doğu Avrupa, serseri ile evlenmeye niyetli görünüyor.

Bazı popülist başarılar ekonomik sıkıntılara bağlanabilir: 2010 yılında, Macaristan ekonomisi 2009’da yüzde 6,6 oranında küçüldükten sonra Orban seçildi. Fakat benzer sıkıntılar, Avrupa’daki en düşük işsizlik oranlarından birine sahip olan Çek Cumhuriyeti’nin geçen yılki parlamento seçimlerinde popülist partilerin neden tercih edildiğini açıklayamıyor ya da ekonomik açıdan başarılı Slovakya’da hoşgörüsüzlüğün neden artmakta olduğu. Polonya en şaşırtıcı durumdur. Ülke, 2007 ve 2017 yılları arasında Avrupa’da en hızlı büyüme ekonomisine sahipti ve son yıllarda sosyal hareketliliğin iyileştiğini gördü. Polonyalı sosyolog Maciej Gdula tarafından yapılan araştırma, Polonyalıların politik tutumlarının, post-komünist geçişten bireysel olarak faydalanıp faydalanmadıklarına bağlı olmadığını gösterdi. İktidar partisinin tabanı, hayatlarından memnun olan ve ülkelerinin refahında paylaşan birçok kişiyi içeriyor. Doğu Avrupa’nın ​​popülist dönüşümün detayları, popülist hükümetlerin karakteri ve politikaları gibi ülkeden ülkeye değişir. Macaristan’da Fidesz, oyunun kurallarını yeniden yazmak için anayasal çoğunluğunu kullandı: Orban’ın ülkenin seçim sistemi ile başa çıkması, sosyolog Kim Lane Scheppele’nin ifadesiyle “çoğunluğunu bir üstünlük haline getirdi”. The Atlantic için Mart 2017 tarihli bir makalesinde yazar David Frum, Fidesz’in sisteminden söz eden bir isimsiz gözlemciden alıntılar: “Modern bir devleti kontrol etmenin yararı, masumlara zulmetme gücünün az suçluyu koruma gücünün fazla olmasıdır.” Polonya hükümeti, özellikle anayasa mahkemesinde yaptığı değişikliklerle, kontrol ve denge mekanizmasını ortadan kaldırmaya çalıştı. Ancak Macar hükümetinin aksine, yolsuzluk söz konusu olduğunda temelde temizdir. Politikalarının  merkezinde, ekonomiyi daha az kontrol etme veya sadık bir orta sınıf yaratma ve ulusun ahlaki yeniden eğitimine odaklanmıştır. Polonya hükümeti, özellikle de yakın tarihli bir yasa ile Polonya’yı Holokost’la suçlamayı yasadışı hale getirerek tarihi yeniden yazmaya çalıştı. Bu arada Çek Cumhuriyeti’nde, Başbakan Andrej Babis’in liderlik ettiği parti devleti bir şirket gibi yönetme sözü vererek geçen yıl zafer elde etti.

Doğu Avrupa’nın genelinde yabancı düşmanı milliyetçiler tarafından belirlenen ve biraz beklenmedik şekilde komünizmin  çöküşü dünyaya gelen genç nesil tarafından desteklenen illilberal uzlaşı gelişiyor. Eğer 90’larda hakim olan Liberaller etnik, dini ve cinsel azınlıkların haklarına kafa yorsaydı çoğunluğun uzlaşısı bu haklar üzerinde olurdu.

Muhafazakar popülistler iktidarı ele geçirdikleri zaman, hükümeti, kültürel ve politik kutuplaşmayı derinleştirmek ve Amerikalı tarihçi Richard Hofstadter’ın “siyasetin paranoyak tarzı” olarak adlandırdığı şeyi savunmak için kullanıyorlar. Bu üslup, pek çok PiS seçmeninin paylaştığı inanç gibi komplo teorilerini de yoğun bir şekilde içeriyor ; 2010 yılında Başkan Kaczynski’nin (PiS lideri Jaroslaw Kaczysnki’nin erkek kardeşi) öldürülmesinin, bir kazadan ziyade bir suikastın ürünü olduğunu söylendi. Bu paranoya aynı zamanda Fidesz’in, Macaristan’daki milyarder George Soros’un yardımlarıyla Brüksel’in gizlice Macaristan’a göçmenlerle saldırmayı planladığı iddialarına da ortaya çıkardı. Doğu Avrupa’nın   Siyaset bilimcisi Jan Werner Müller’in de belirttiği gibi, “Popülistler, sadece  onların ve tek başlarına halkı temsil ettiklerini iddia ediyorlar”, bu iddia ampirik değil fakat “her zaman açıkca manevi”. Fidesz ve PiS, tüm Macarları veya tüm Polonyalıları temsil ettiğini iddia etmiyor, fakat  tüm gerçek Macarları ve Polonyalıları temsil  ettikleri “konusunda ısrar ediyorlar. Demokrasiyi içselleştirme aracı olmaktan dışlamanın aracına dönüştürüyorlar. Denge ve kontrol kurumlarını gayri meşrulaştırarak halkın iradesine engel olarak görüyorlar.

Doğu Avrupa popülizminin bir diğer ortak özelliği, AB’ye yönelik bir ikiyüzlü tavırdır. En son Eurobarometre anketlerine göre, doğu Avrupalılar kıtadaki AB Taraftarlığın en yüksek olduğu ülkeler arasında yer alıyorlar, oysa  en Avrupaşüphecisi ​​hükümetlerden bazılarına oy veriyorlar. Bu hükümetler, Brüksel’in finansal büyüklüğünden yararlanırken retorik bir boks torbası olarak kullanıyor. Macaristan ekonomisi 2006 ile 2015 arasında yüzde 4,6 oranında büyümüştür, ancak KPMG ve Macar ekonomik araştırma şirketi GKI tarafından yapılan bir çalışmada, AB fonları olmadan yüzde 1,8 oranında küçüleceği tahmin edilmektedir. Polonya, kıtanın az gelişmiş ülkelerinde ekonomik gelişmeyi destekleyen Avrupa Yapısal ve Yatırım Fonlarının en büyük para alıcısdır.

Illiberal popülizme destek, yıllardır kıtada büyümektedir, ancak Doğu Avrupa’nın göze çarpan itirazını anlamak, komünizmin sona ermesinden bu yana bölgenin tarihini yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. 1989 devriminin mirası, ABD nüfuzunun azalması ve bugünkü popülist patlamayı harekete geçiren AB krizinin getirdiği yeni şoklarla birleşti. Doğu Avrupa popülizmi, halihazırdaki on yılın başından beri yükselişe geçmiş olmasına rağmen, 2015-16’daki mülteci kriziyle, bölgedeki egemen politik güç olmuştur. Araştırmalar Doğu Avrupalıların büyük çoğunluğunun göçmen ve mültecilere karşı ihtiyatlı olduğunu gösteriyor. Ipsos tarafından Eylül 2017 de yapılan bir çalışma, Macarların yalnızca yüzde 5’inin ve Polonyalıların yüzde 15’inin göçün ülkelerinde olumlu bir etki yarattığına ve Macarların yüzde 67’sinin ve Polonyalıların yüzde 51’inin ülkelerinin sınırlarının mültecilere kapatılması gerektiğini düşündüğüne işaret etti.

Mülteci krizi sırasında, Avrupa’ya göç eden göçmenlerin görüntüleri, insanların kendi ulusal kültürlerinin yok olma tehdidi altında olduğunu düşünmeye başladıkları Doğu Avrupa genelinde bir demografik panik yarattı. Bugün bölge küçük, yaşlanmış, etnik olarak homojen toplumlardan oluşuyor – örneğin Polonya’da yaşayanların sadece yüzde 1.6’sı ülke dışında doğuyor ve yüzde 0.1’i Müslüman. Aslında, bugün doğu ve batı Avrupa arasındaki birincil fark zenginlik yerine kültürel ve etnik çeşitliliktir. Bir zamanlar Habsburg imparatorluğu altında birleştirilen benzer büyüklükteki komşu ülkeler olan Avusturya ve Macaristan’ı karşılaştırın. Yabancı vatandaşlar Macar nüfusun yüzde 2’sinin biraz altında kalıyor; Avusturya’da yüzde 15’e çıkıyorlar. Macarların sadece yüzde 6’sı yurdışı doğumludur ve bunların ezici çoğunluğu Romanya’dan gelen etnik Macar göçmenlerdir. Avusturya’da, eşdeğer rakam yüzde 16’dır. Doğu Avrupa’daki politik düşünce, kültürel ve etnik çeşitlilik varoluşsal bir tehdit olarak görülmekte ve bu tehdide karşı muhalefet yeni illiberalizmin çekirdeğini oluşturmaktadır.

Bu çeşitlilik korkusununun bir kısmı I. Dünya Savaşı’ndan sonra çok kültürlülüğe sahip Habsburg imparatorluğunun parçalanması ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa’nın Sovyet işgali gibi tarihsel travmalara dayandırılabilir. Ancak mülteci krizinin politik şoku, tekbaşına bölgenin tarihi ile açıklanamaz. Daha ziyade, Doğu Avrupalılar, mülteci krizi sırasında yeni bir küresel devrimle karşı karşıya olduklarını fark ettiler. Bu geleceğin ideolojik vizyonlarından ilham alan kitlelerin devrimi değil, bir sınırın diğer tarafındaki gerçek hayat imajlarından ilham alan göçmenlerin devrimiydi.

Küreselleşme dünyayı bir köy haline getirmişse de, tiranların küresel rekabetinin de konusu oldu. Bu günlerde, dünyanın en yoksul bölgelerindeki insanlar, yaşamlarını nadiren komşularınınkiyle karşılaştırıyor; onlar, iletişim teknolojilerinin küresel yayılımı sayesinde, gezegenin en müreffeh sakinleri ile karşılaştırırlar. Fransız liberal filozof Raymond Aron, elli yıl önce gözlemlediği gibi, “insanlık ile birleşmeye giden yolda, insanlar arasındaki eşitsizliğin, bir zamanlar sınıflar arasındaki eşitsizliğin önemini üstlendiğini” düşünürken haklıydı. Eğer Afrika’da fakir bir insansanız çocuklarınız için ekonomik olarak güvenli bir yaşam arayışında olan sizlerin  yapabileceğiniz en iyi şey, Danimarka, Almanya veya İsveç gibi zengin bir ülkede doğduklarından emin olmaktır. Değişim, hükümetinizi değil, ülkenizi değiştirmek anlamına gelir. Ve Doğu Avrupalılar bu değişimle kendilerini tehdit altında hissediyorlar.

Büyük ironi şu ki, bugün Doğu Avrupa panikle kitle göçüne tepki gösteriyor olsa da, 1989 devrimi, kendi içinde daha büyük bir ses elde etmek yerine, bir ülkeden çıkış arzusunun değişimin ana aktörü olduğu ilk şeydi. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, eski komünist bloğun birçoğunda evde kalmaktan ziyade demokratik siyasete katılmak için, Batı’ya göç ederek değişim istekleri dile getirildi. 1989’da, Doğu Avrupalılar mükemmel bir dünya hayal etmiyordu; Normal bir ülkede normal bir hayat hayal ediyorlardı. Bölgenin komünist geçişi sırasında hem sol hem de sağ tarafından paylaşılan bir ütopya olsaydı, bu normalliğin ütopyasıydı. 1990 yılında, Çek Maliye Bakanı Vaclav Klaus (daha sonra başbakan ve daha sonra cumhurbaşkanı oldu), kapitalizm ve sosyalizm arasında bir “orta yol” bulduğunu söyledi: “Üçüncü yol, Üçüncü Dünya’ya giden en hızlı yol.”

Kural olarak devrimler, büyük demografik bozulmalara neden olur. Fransız Devrimi patlak verdiğinde, muhaliflerin çoğu kaçtı. Bolşevikler Rusya’da iktidara geldiğinde, milyonlarca Rus kaçtı. Ama bu durumda olanlar, geleceklerini kendi ülkelerinin dışında gören devrimin düşmanlarıydı. 1989 devrimlerinden sonrada, Batı’da yaşamaya hevesli olanlar, batı ülkelerini görmek için en sabırsız olanlar, ilk ayrılanlar oldu. Birçok liberal fikirli Doğu Avrupalı ​​için, milliyetçi sadakatlerin güvensizliği ve modern dünyaya katılma olasılığı, göçü mantıklı ve meşru bir seçim haline getirdi.

Sonuç olarak, 1989 devrimleri, yeni doğmuş Doğu Avrupa ülkelerindeki nüfus düşüşünü hızlandıran bir etkiye sahipti. 1989’dan 2017’ye kadar, Letonya nüfusun yüzde 27’sini, Litvanya yüzde 23’ünü ve Bulgaristan’ın yüzde 21’ini kaybetti. Macaristan son on yılda nüfusunun yaklaşık yüzde üçünü kaybetti. Ve 2016’da, tek başına Birleşik Krallık’ta yaklaşık bir milyon Polonyalı yaşıyordu. Genç ve yetenekli gençlerin çoğalması, zaten yaşlanan nüfusları ve düşük doğum oranlarına sahip olan ülkelerde meydana geldi. Birlikte, bu eğilimler demografik bir panik için sahne hazırladı.

Bu yüzden Doğu Avrupa’da popülizmin yükselişini en iyi açıklayan hem göç ve hem de göç korkusudur. Bir ülkenin kimliğinin tehdit altında olduğu duygusunu besleyen milliyetçi popülizmin başarısı, bölgeden gelen gençlerin kitlesel göçünün büyük ölçekli göç beklentisiyle birleşmesiyle birlikte demografik alarm zilleri çalıyor. Batı’ya taşınmak, sosyal statüde yükselmeye eşdeğerdi ve sonuç olarak, kendi ülkelerinde kalan Doğu Avrupalılar, geride kalan kaybedenler gibi hissetmeye başladılar. Çoğu gencin ayrılmayı hayal ettiği ülkelerde başarı eve dönüşün değerini düşürdü. Son yıllarda, özerkliğe yönelik artan bir arzu, Doğu Avrupalıların Brüksel’den emir alma konusunda zorlanmasına neden oldu. 1990’lı yıllarda, bölge politikacıları, a, liberal oyun kitabını takip etmeye istekli olsalar da bunun nedeni NATO ve AB’ye katılmaya istekli oluşlarıydı, bugünse Avrupa kulübünün üyeleri olarak haklarını savunmak istiyorlar. Doğu Avrupa’nın AB’na entegrasyonu, dünyadaki göçmenlerin ulusal düzeyde hikayelerinden tanıdığı entegrasyon deneyimine benzemektedir. Birinci nesil göçmenler ev sahibi ülkelerinin değerlerini içselleştirerek kabul görmeyi isterler; Yeni ülkede doğmuş olan ikinci nesil göçmenler, ikinci sınıf vatandaşlar olarak muamele görmekten ve genellikle ebeveynlerinin kültürlerinin geleneklerine ve değerlerine olan ilgiyi yeniden keşfetmekten korkarlar. AB’ye katıldıktan sonra benzer bir şey Doğu Avrupa toplumlarına da oldu. Bu ülkelerdeki pek çok kişi Brüksel’in iç politikalarına müdahalesini yardımsever olarak görüyordu. Zamanla, onu uluslarının egemenliğine tahammül edilemez bir zarar olarak görmeye başladılar.

.JEOPOLİTİK’in Genidönüşü

Doğu Avrupa’nın illiberal dönüşündeki son madde, bölgeyi her zaman etkilemiş olan jeopolitik güvensizliğin derin akımıdır. 1946’da Macar entelektüel Istvan Bibo, Doğu Avrupa Küçük Devletleri’nin Sefaleti adlı bir broşür yayımladı. Burada, bölgedeki demokrasinin, çoğu zaman doğu Avrupa devletlerinin dış güçlerin egemenliğindeki geçmişlerine ilişkin tarihsel travmaların kalıcı etkilerine rehin tutulacağını savundu. Örneğin, Polonya, on sekizinci yüzyılın sonlarında Avusturya, Prusya ve Rusya tarafından bölünmesinin ardından bağımsız bir devlet olarak varlığını yitirdi; Bu arada Macaristan, 1920 yılında Trianon Antlaşması’nda topraklarının üçte ikisinden fazlasını ve nüfusunun bir kısmını kaybetmeden önce 1849 yılında, milliyetçi bir devrim gördü. Bu tarihsel travmalar, sadece doğu Avrupa toplumlarının dış güçlerin yeniden gelmesi korkusundan değil onlar ayrıca, Bibo öne sürdüğü  “özgürlüğün ilerlemesinin ulusalları tehdit ettiğini” düşüncesinde de kaynaklanır. İster Katolik Kilisesi’nin evrenselliği olsun, ister geç Habsburg imparatorluğunun liberalizmi olsun, ister Marksist enternasyonalizm olsun, sınırlarını aşan kozmopolit bir ideolojiden şüphelenmeyi öğrendiler. Çek yazar ve muhalif Milan Kundera küçük uluslar “Varlığı her an sorgulanabilir” olarak tanımlayarak bu güvensizlik duygusunu yakaladı. Büyük bir ülkenin vatandaşı, ulusunun hayatta kalacağına inanır.“Onların marşları sadece ihtişam ve sonsuzluktan bahseder. Polonya marşı, ‘Polonya henüz yok olmadı” dizesiyle başlar. Doğu Avrupa’nın 1989 sonrası göçünün bir etkisi, mülteci krizi sırasında tam şeklini bulacak bir demografik paniğini başlatmaksa. eşit derecede önemli bir diğer etki bölge ülkelerini liberal demokrasinin yerel savunucuları haline gelme olasılığı en yüksek olan vatandaşlarından mahrum bırakmasıydı.

Sonuç olarak, Doğu Avrupa’daki liberal demokrasiler, AB ve ABD gibi dış aktörlerin desteğine daha fazla dayanmaya başladı, zamanla bu durum bölgedeki çoğunluğun üzerinde baskı olarak görüldü. Örneğin Bükreş’in AB’ye katılma isteği, Romanya’daki etnik Macarların hakları konusunda Macaristan’la uzun süredir devam eden bir anlaşmazlığı çözme kararının nedeniydi. Kopenhag Kriteri olarak bilinen AB’nin uygunluk kuralları, birliğe üyeliğin önkoşulu olarak azınlıklara yasal koruma sağlamaktadır.

AB ve ABD’nin Doğu Avrupalı ​​liberal demokrasilerin birleştirilmesindeki merkezi rolü, bu demokrasilerin, Brüksel ve Washington’un Avrupa’daki egemenliğinin sorgulamadığı sürece güvende kalması anlamına geliyordu. Ancak son on yılda jeopolitik durum değişti. Donald Trump’ın başkan olarak seçilmesinden önce pahalı dış savaşlar ve mali kriz nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri halihazırda dertliydi, Washington’un müttefiklerine olan bağlılığı hakkında ciddi sorunlar artmıştı. Bu arada Avrupa’da, borç krizinin ardışık şokları, mülteci krizi ve Brexit, AB yi geleceği hakkında kendi içinde sorgulamaya çağırdı.Bu durum Rusya’nın, Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in otoriter hükümeti altında, kendisini bölgesel bir güç olarak yeniden konumlandırmaya başlaması, 2014’te Ukrayna’dan Kırım’ı ele geçirmesi ve ülkenin doğusundaki ayrılıkçı bir direnişi desteklemesi aynı zamana denk geldi.

Huntington, 1991’de güçlü, demokratik olmayan bir Rusya’nın, Doğu Avrupa’daki liberal demokrasiler için sorun yaratacağını ve Putin’in Rusya’sının yükselişinin aslında onları zayıflatacağını öngörmüştü. Zaten liberalizmden bıkmış olan Orban gibi Doğu Avrupa ​​liderlerine, Putin’in otoriter yönetim ve anti-Batı ideolojisi birleşimi, taklit edilecek bir model olarak hizmet etti. Pek çok Polonyalı için, Rus tehdidinin geri dönüşü, milleti koruyabilen illiberal bir hükümet için oy verme argümanıydı. Baltık ülkeleri gibi diğer Doğu Avrupa ülkelerinde, Rusya dezenformasyon yaymaya teşebbüs ederek bozguncu hareket etti. Bölgede, jeopolitik güvensizliğin geri dönüşü, liberal demokrasinin çekiciliğinin solmasına katkıda bulunmuştur.

İlliberal Bir Avrupa

Doğu Avrupa popülizmi yeni bir fenomendir. Ama bölgenin derin politik kökleri varve yakın herhangi bir zamanda ortadan kalkması olası değildir. Macaristan doğumlu Avusturyalı gazeteci Paul Lendvai’ye göre “Orban’ın illiberal demokrasisi” ile ilgili endişe verici şey “sonunun öngörülemez olması”.Gerçekten de, illiberal demokrasi, Huntington’un yirmi yıldan fazla bir süre önce uyardığı yeni otoriterlik biçimi haline gelmiştir. Onu özellikle tehlikeli yapan şey, demokrasinin kendi içinde doğmuş bir otoriterizm olmasıdır.

Yeni popülistler faşist değiller. Şiddetin dönüştürücü gücüne inanmazlar ve faşistlerinki kadar baskıcı değildirler. Fakat onlar liberal kontrollere ve dengelere karşı kayıtsızdırlar ve çoğunluğun iktidarı üzerindeki – AB hukukunun merkezi bir parçasını oluşturan- anayasal kısıtlamalara duyulan ihtiyacı anlamazlar. Bu nedenle Doğu Avrupa popülizmi millet düzeyinde  demokrasinin varlığını değil AB’nin bütünlüğünü tehdit eder. Bölgedeki daha fazla ülke illiberalizme yöneldikçe, Polonya’nın yargı reformlarıyla birlikte yaptığı gibi, Brüksel ile çatışmaya girecek ve AB’nin gücünün sınırlarını sorgulayacaktır. Sonunda, risk, AB’nin parçalanabileceği ve Avrupa’nın bölünmüş ve özgür olmayan bir kıta olabileceği yönündedir.

 

 

Yorum bırakın