
Liber+ Dergi Son Sayı
Türkiye’nin çok partili hayata geçtiği 21 Temmuz 1946 seçimlerinde sadece iki parti mecliste temsil hakkı kazansa da, Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti dışında dört parti daha seçime katılmıştı. Seçmen karşısında çıkan partilerden birinin adı ise Liberal Demokrat Parti idi[1]. Ancak ne o seçimde ne de ondan sonra herhangi bir seçimde bu ismi taşıyan hiçbir parti % 1 oy oranını dahi yakalayamadı. Benim ilk oyumu kullandığım 1999 seçimleri, günümüzdeki Liberal Demokrat Parti’nin de hem ilk seçimi hem de en yüksek oy oranına ulaştığı seçim olarak tarihe geçti. Ne var ki parti o dönem, Bağış Erten’in ifadesi ile 2002 seçimlerine kadar Türk siyasi hayatında “cürmünden” daha fazla yer işgal etmiş ve vurgulu, agresif ve fakat ekletik ve yer yer abartılı bir söylemi toplum nezdinde açıkça savunmasıyla öne çıkmış bir lider partisi[2]olarak kaldı. 2002’de yaşadığı/yaşattığı hayal kırıklığında sonra dağılma noktasına geldiğinde boyundan büyük etkinliğini de yitiriyordu. Takip eden hiçbir seçimde, tüm seçim bölgelerinde seçimlere katılabilecek aday sayısına dahi ulaşamadı. Zaten az olan oyu gün be gün eridi. Sosyal medyanın gücüyle ile son yıllarda kıpırdanan parti tarihinde ilk kez belediye meclis üyelikleri hatta belediye başkanlığı kazandı. Cem Toker liderliğinde girdiği son genel seçim olan 2015’de ilk kez oyunda artış gösterdi ancak aldığı oy 30 000’e bile ulaşamadı. Nihayet 24 Haziran 2018 seçimlerinde, Yargıtay kararı nedeniyle pusulada kendine yer bulamadı
Liberal düşüncenin siyasi temsilcisi olma iddiası ile diğer tüm partilerden kendini ayrıştıran LDP, iktidar alternatifi olmak bir yana kendini “Liberal” olarak tanımlayanların çatı partisi olmayı dahi başaramadı. Gerçi liberal kimlikli seçmenin Türkiye’deki oranını ortaya koyan güncel, sağlıklı bir araştırmaya henüz rastlamadım. Ancak partinin kuruluş döneminde, 1995 yılında İstanbul Mülkiyeliler Vakfı tarafından gençler üzerinde yapılan araştırmaya göre gençlerin %32 sini kimliklerini tanımlarken kendilerini Liberal olarak adlandırıyordu[3]. Böyle bir konjonktürde dahi %0,5 oy oranına dahi ulaşamayan LDP nin başarısızlığını sadece konjonktürle açıklamak imkansızdır. Doksanlardan bugüne siyasi konjonktür sürekli değişti ama LDP hiç birinde tutunmayı başaramadı. Peki bu başarısızlık partinin seçime katıl(a)mamasını mazur gösterir mi ?
2009 yerel seçimlerinden sonra, Hüsamettin Cindoruk, NTV’de katıldığı bir programda “Çarşaf gibi oy pusulaları”ndan dert yanarak, buna bir çözüm bulunması gerektiğini söylemişti. Oysa aynı seçimlerde BBP, EMEP ve LDP gibi küçük partiler kendi ölçeklerinde yerel başarılar elde etmişti. Aynı yıl Anayasa Mahkemesi LDP’nin partilere yapılan hazine yardımına ilişkin açtığı davayı reddettiği gerekçeli kararında, “Yeterli oranda seçmenin güvenini kazanamayan partinin milli iradenin oluşumunda güçlü partiler gibi katkısı düşünülemez” demişti. Gücün ölçütü ise ülkemizde hazine yardımı için, % 3 temsil için ise %10 olarak belirlenmiş durumda. Ancak unutmamak gerekir ki Türkiye’nin Hakim Parti sistemine doğru dümen kırdığı ilk seçimde seçmenin %40 ı parlamentoda temsil edilememişti. Gelinen noktada ise LDP dahil bir çok partinin seçime katılamaması ile birlikte Cindoruk’un temennisi de tecelli etmiş oldu.
Öte yandan genel seçimlerde varlık gösteremeyen bazı küçük partiler, yerel seçimlerde bölgesel başarılar kazanabilmekte. 2014’de LDP’nin Muş/Konakkuran’da, TKP’nin ise Tunceli/Ovacık’da kazandığı Belediye Başkanlıkları bu durumun en bilinen örnekleri. Elbette bu tür başarılar da aday faktörünün belirleyici olduğu yadsınamaz. Ülkemizde siyasi partilerin yapıları ve aday belirleme mekanizmaları düşünüldüğünde seçme iradesinin yerelde de egemen partilerin merkezlerine mahkum edilmeye çalışması halinde, küçük partiler hem adaylara hem de seçmene alternatif sunma olanağı bulabilmekteydi.
Seçimler Sartori’nin ifadesi ile politikalardan çok; politikaları koyacak kişileri saptarlar[4]. Bunu yaparken de seçmen davranışı iki modelle açıklanır. Birincisi Sorun Oylaması modelinde sorun algısı, tercihi, adayın soruna yaklaşımı belirleyici iken, Parti Özdeşlemesi modelinde seçmen kendisini politik olarak bir tabloya konumlandırır ve ona göre hareket eder[5]. İki davranış tipi seçimin niteliğine göre de değişkenlik gösterebilir. Yerel seçimlerde aday ve temel sorunlar ön plana çıkarken, genel seçimlerde parti özdeşlemesi ağır basabilir. İktidarı seçimle ya da başka yollarla kazanmak için insan topluluğu[6]olarak tanımlan siyasi partinin yerel iktidar ve merkezi iktidar karşısında gücü aynı olmak zorunda değil. Keza tanımın ortaya koyduğu hükümet organizasyonu işlevinin yanı sıra, siyasi partiler temsil, seçkin sınıfı oluşturma, hedef belirleme, menfaatleri ortaya koyma, sosyal hareketlilik gibi işlevlere de sahiptir[7].
1946’dan beri süren çok partili sistemde, bir çok siyasi parti kurulmasına rağmen ülke genelinde iktidar iddiasını ortaya koyabilenlerin sayısı sınırlı kaldı. Hatta bir çoğu herhangi bir işlevsellik de sağlayamadı. Yine Sartori’nin ifadesi ile partiler Koalisyon Potansiyeli ya da Şantaj Potansiyeli[8]olmadığında sistemin parçası olarak zaten görülemez. LDP her iki potansiyeli de ortaya koyamadığından yeni sistemin ortaya çıkardığı kurulu ittifak sistemlerine de dahil olamadı. Sonuçta liberaller 2018 genel seçimlerinde olduğu gibi 2019 yerel seçimlerinde de pusulada kendini liberal olarak tanımlayan bir partiden mahrum kaldı. Gerçi Atilla Yayla 2014 de yazdığı Yeni Şafak’taki köşesinde Türkiye’de liberallerin sayısının iyimser bir tahminle 3000 olduğunu, onlarından %80 – 85’inin AKP’ye oy verdiğini iddia etmişti. Bunun ana sebebi olarak da seçimle gelenin seçimle gitmesine verilen önemi göstermişti. Sözkonusu makalesinde kalan %15 -20 lik kısmın CHP, BDP, LDP arasında dağıldığını ifade eden Yayla, CHP’ye AKP’nin otoriterleşmesine duyulan endişe ile, BDP’ye ise çözüm sürecinde aktör olarak olarak varlığını sürdürmesi arzusuyla oy verildiğini söyler[9]. LDP’ye oy verenler için ise bir gerekçe belirtmekten kaçınır. Tüm LDP seçmenleri adına konuşamasam da kendi adıma LDP’ye oy verme eğilimimi iki nedene dayandırabilirim. Birincisi, herhangi bir hakim partinin içinde yer alarak yahut da seçmeni olarak onların politikalarının liberalizmden etkilenmesini sağlamanın mümkün olmayacağına, olsa dahi bunun ancak geçici ve zayıf bir etki olacağına inancım. İkincisi ise tüm eleştirilerime rağmen kendimi politik olarak konumlandırdığım noktada yegane partinin LDP olması. Atilla Yayla, şahit olduğum birkaç sohbetinde açıkça liberallerin bilfiil siyaset yapmasındansa, fikri ağırlıklarını siyasi partileri etkilemek için kullanması gerektiğini ifade etmiştir. Serbestiyet.com’da 2018 başında yayımlanan yazısında aynı görüşlerini tekrar etmektedir [10].Bunun için tek bir partiyi adres göstermez, onun kıstası siyaset sahnesini etkileme gücü ve şansı olan partilerdir, bunlarda Meclis’te grubu bulunan partilerden ibarettir. Ama kanaatimce liberallerin, çoğunluk partilerine yönelmesi, bahse konu partilerin sistemdeki hegomonyasını arttıracaktır. J.S Mill’in “herhangi bir azınlığın bilinçli ya da seçim sisteminin işleyişi yoluyla, dışarıda bırakılması, gücün çoğunluğa değil, skalanın bir başka bölümündeki azınlığa verilmesine yol açar[11]” ifadesini geniş yorumlarsak, hakim partiler, hakim konumlarını korumak için kendi bünyelerindeki çoğunluğun kontrolüne teslim olur. Liberalizmin Türkiye’de toplumsal karşılık bulmamasının bir nedeni, bağımsız bir siyasal hareket olarak ayakta kalmayı başaramayarak sürekli büyük partilere eklemlenmesinden kaynaklanmaktadır. Büyük partilerin vitrine koydukları, sloganlaştıkları liberal isim ve söylemler başarısızlıkların günah keçisi olmuşlar ama dümene yön verememişlerdir. Demokrasi tarihimiz, muhafazakarlıkla harmanlanan liberal değerlerin daha fazla tutunabileceği[12]tezinin doğru olmadığını göstermişken LDP’nin ve/veya alternatif olabilecek, liberal kimlikli bir partinin bağımsız olarak varlığını sürdürmesini önemli kılmaktadır. Sadece iktidarın devrilmesi hedefli muhalefet siyaseti ile sadece iktidarı muhafaza etmeye yönelik iktidar siyaseti arasına sıkışan, oylar bölünmesin kaygısı ile pekiştirilen politik ortamda, farklılık ortaya koyan tüm tutum ve ideolojiler gibi liberalizm de yok edilmeye direnmek durumundadır.
Sonuç olarak, LDP’ye oy vermemek ile oy verememek iki farklı konudur. Partinin söylemlerinin, tutumunun ne kadar liberal olduğu, liberalizmi temsil kabiliyeti olup olmadığı tüm liberallerin, parti yönetimin yetkinliği, başarısı, başarısızlığı parti üyeleri ve seçmenlerinin, seçime girememesi, kendini ifade edememesi ise demokrasi sorunudur.
Not: Bu yazı Liber+ derginin 17. ve son sayısında yayımlanmıştır.
[1]Erol Tuncer; http://www.tesav.org.tr/1943-1960-yillari-arasinda-meclis-aritmetiginde-yasanan-degisim-2/
[2]Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 7. Liberalizm içinde Bağış Erten s.629, İletişim Yayınları 2005
[3]Türkiye’de 90’ların Gençliği, Yeni Yüzyıl Kitaplığı, s 20.
[4]Giovanni Sartori; Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, s.119. Yetkin Yayınları, 1996
[5]Sartori; s.120
[6]Andrew Haywood; Siyaset, s.356, Liberte Yayınları; 2006
[7]Haywood; s.361
[8]Arend Lijphart; Çağdaş Demokrasiler, s.103, Yetkin Yayınları,
[9]Atilla Yayla, https://www.yenisafak.com/yazarlar/atillayayla/liberaller-kime-oy-verdi-51195
[10]Atilla Yayla, http://serbestiyet.com/yazarlar/atilla-yayla/liberaller-ve-partiler-845846
[11]J.S Mill, Demokratik Yönetim Üzerine Düşünceler, s.182, Pinhan Yayıncılık 2017
[12]Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 7. Liberalizm içinde Mustafa Erdoğan. s.35