Papağan Etkisi

IMG_3292 2

Papağan Çarli

Çenesi düşer bazen insanın. Kelimeler son sürat dökülür ağzından. Cümleler devrilir, düşer, kalkar, çarpar ama bir şekilde akar gider. Beyin arkasında kalır çenenin, akıl anlamını yüklemeden daha sözlerin sırtına, dilin prangasından kurtulup alıp başını gitmişlerdir çoktan uzaklara kelimeler. Hal böyle olunca söyleyen dahi ne demek istediğini bilmiyorken duyan kulaklar kendileri yükler kendi anlamlarını uçuşan sözlere. Artık söyleyenin hükmünden çıkıp, dinleyene teslim etmişlerdir kendilerini. Boş yola çıkan kamyonun yolda kasasını doldurması misali. Öylesine söylediğimiz her sözün acıklı akıbeti.

Acıklı diyorum çünkü, eğri gemi doğru sefer olmaz çoğu zaman. Dinleyen yükünü taşıyamazsa çöker kabus gibi insanın üstüne. Söylenen ile söylenmek istenen farklı olabileceği gibi, anlaşılan ile anlaşılmak istenen de farklı olabilir neticede. İletişimdeki dört benzemez pokerdeki beş benzemezden daha kötüdür her seferinde. Herkes kaybeder, kazanan yoktur ortada.

Ondan sebeptir ki, öylesine dediğiniz de özlercesine beklenen anlamlar yapışıp kalabilir alelade bir kelimenin üstüne. Kuyumcu terazisi değil ya insanın dili tartamaz ağırlığını harflerin. Boş bulunur, boş konuşur. İşte o an denge bozulur. Kefenin teki boşken diğerine akıldan ya da yürekten kilolar yüklenir hesapsızca.

Tam tersi de trajedi. Özene bezene seçip, derin anlamlarla kuşattığınız sözler sağır kulaklarda nafile karşılık arar. Hoş seda bıraktığı bile şüpheli bir tınıdır sadece. Mücevher kutusunda sunduğunuz zümrüt cümleler ziyan olurken araya karışan bakır tadında bir söz dizesi konur önünüze, hesabını verin diye.  Hangisine yanmalı o halde ?  Değerini bulmayan hislerinize, düşüncelerinize hamal etmişsiniz, dil dökmüşsünüzdür. Karşılığı en fazla “ne güzel söyledin” dir, tercümesi ise “hoş ama boş konuştun” basitliğinde. Dinleyendeki tesirsizliği, söyleyende ağır hasar yaratır. Acıdıkca canı, belki bu kez anlatırım meramımı umuduyla tekrar başlar aynı şeyleri söylemeye. Evirir çevirir cümlelerini ama özünde söylediği aynı şeydir her seferinde. Bir nevi “papağan etkisi”. Oysa Bourdieu’nun dediği gibi “Kelimeler sadece gerçekliği betimlemez gerçekliği inşa eder”. Değeri, estetiği, ağırlığı, melodisi ile akılda ya da gönülde, hayalden gerçekliğe geçişin köprüsünü inşa eder. Papağanın ağzındaki pelesenk ile yapışmaz ağırlığı olan hiçbir söz, sahibinin kardığı harç ile yapışır, sağlamlaşır.

Ne zaman ki insan farkeder söyleyen ile dinleyenin uyumsuzluğunun açmazlarını, sessizliğe yönelir. Kendiyle konuşması evladır karşılığını bulmayan sözler sarfetmesinden. Ketumlaşır, insanın dünyaya bırakılıp çaresizce varoluşuna anlam araması gibi boşluğa bıraktığı kelimelerinin de karşılığını bulsun gayretinden uzaklaşır. Böyle bir çekiniklik sonu olur sesin ve dilin. Ne var ki bireysel bir tepkiden öteye geçmez içe dönüşü. Çünkü toplum bilinçsiz bir farkındalık halindedir bu durum karşısında. Devam eder her konuşmayı anlarmış gibi yapmaya. Kendi kendine konuşana ise deli der, dışlar. Normal değildir çünkü ekseriyet nazarında. Normalin genel geçerle dayatılması gerçekliği bir kez daha çıkar karşımıza.

Yazara kalırsa, kendi kendine konuşmak delilik değil oyun bozanlıktır sadece. Kurucusu olmadığı bir oyunda, hakkını bulamayan sözlerinin, el kulağında alaya alınmasındansa kendince mırıldanması, oyunu bir başına oynar hale getirmesidir. Papağan etkisinden kurtuluşunu böyle bulduğuna inanır. Bilme değil inanma halindedir geldiği noktada. Onu bekleyen tehlike ise böyle bir içe dönüşün artık hayal adası ile gerçekliğin kıyısına kurulacak köprüden vazgeçmiş olmasıdır. Günü birlik seferlerden ibaret hale dönüşür suyun öte yanıyla ilişkisi. Sürdürülebilirliği şüpheli bu ilişki dönemsel olarak kendini tekrar eder.  Kiminde uzundur kimindeyse kısa. Özünün ve özgürlüğünün hangi yakada olduğu bilinmediğinden, o vazgeçiş anları bedel midir yoksa ödül mü tam bir muamma.

 

Yorum bırakın