Garipliği yetimliğinden öncedir, sessizliğine nispet Figani diye bilinir. Üstüne bir de öksüz kalınca köy yerinde koymuşlar bir dergaha ilim öğrensin diye. Ne de olsa cılız bedeni ne odun taşımaya kafidir dağdan ne de kazma vurmaya takatlıdır tarlaya. Ustaya çırak olamaz ama bir ümit mürşide mürit olur demişler, sırtına dengini koyup, yola revan etmişler. Evvel oku demiş hocası, Hakk’ın emridir okumak, Elif’i göstermiş cüzde. Eli kalem tutmuş ardından, Elif’i çizmiş kağıda. Öyle böyle de çizmemiş üstelik, bir harfe nice mısra gizlemiş.
Hayran kalmış görenler yazdığına. Elif Hakk’dır, kul ise vav’da. Böyle güzellikte zaten yakışır ancak Hakk’a. Öyle öğrenmiş öyle çizmiş özenle. Varınca ergenliğe erbabı olmuş hüsnü hattın. Kaleminin ucu değdikçe kağıda, aşikar olmuş cümle hissi sırrı ruhun. Nam salmış yıldan yıla, adı anılır olmuş bey konaklarında. Naatlar yazmış hilye i şeriflere, yer bulmuş sarayların baş köşelerinde.
Bey sarayının bahçesinde, güller içinde beklerken günün birinde, rastlamış adı Elif’e. Sormuş kim diye, “aman” demişler. “Beyin bir evladıdır, gözünden bile onu sakınır. Görsen de görme sen, görüp de bilme sen.” Göz unutur gördüğünü de gönül unutmaz bir kez sevdiğini. “Adı” demiş, “Elif” demişler ama “sen bilme yine de”. “Bilmem” demiş demesine lakin gönül Elif’e düşmüş bir kere.
Varınca dergahına, bandırıp kalemini kızıl mürekkebe, Elif çizmiş bir başına koca kağıda, koymamış, koyamamış yanına bir harf daha. Katlamış, saklamış göğsünde taşıdığı muskasının yanında. Çok geçmemiş zaman, bir daha çağrılmış bey sarayına. Yüreği kuş misali çırpınır olmuş yol boyu her adımında. Güllerle donanmış bahçeden geçerken, gözü değmiş yine bey kızının gözüne. Kızın eli değmiş gülün dikenine. “Ah” dediğini duymuş iki adım ötesinde. Parmağının ucundaki kana uzatmak için mendilini hamle yapmış, göğsündeki kağıdı kızın kanayan eline bırakmış.
Bey bir naat istemiş yine. Resim haram diye sarayını hat ile süslemek niyetiyle. Dönüp geldiğinde odasına Figani, oturmuş rahlesinin başına. Bilmeden ne yazacağını, Elif konmuş kağıdın baş köşesine. Günler günleri izlemiş, Elif’den başka harf çizmemiş, çizememiş kalemi. Bey naat bekler, Figani Elif çizer. Dostları girmiş kapısından destursuz, her yanda Elif’i görmüşler. Şeyhe haber verip derman dilemişler. Huzura çağırmış şeyh nasihat etmeye.”Elif de Elif’i görmek şirktir” demiş. “Elif, Hakk’tır unutma, kul ise ancak vav olur, secdeye varır Elif’in karşısında. Hakk’ı görürsen kağıtta maşallah, kul görünürse gözüne maazallah”. Figani girmiş araya, “Ya kul da görürsem hakkı”. Kızmış şeyhi ona,“Tövbe haşa, Hak görünmez kulda, Hallaç mı olacaksın başımıza ? Yasak sana artık kalem de kağıtta. Tövbe et, af dile. O vakte kadar kal odanda”. Şeyhin korktuğu Hakk değil aslında bey duyar da bu sevdayı, keser dergahın istihkakını. O da bilir sonuçta yalanlar dergahını viran eder bir hakiki sevda.
Kalemiyle kağıdını elinden almışlar Figani’nin, saklamışlar mürekkeplerini. Bir odaya hapsedip ekmek suya mahkum kılmışlar. Onu da görmez Figani’nin gözü. Geceleri vav olmuş bedeni, samandan yatağına kıvrılmış. Ruhu vav olmuş kilitlenmiş, anahtar diye Elif’i umar olmuş. Kapanmış gözleri bitkin düşmüş. Düş aleminde Elif’i ararken Mansur’a rastlamış.
-Ey derviş sen, sende buldun Hakkı, ben Elif’de. Günah bunun neresinde ?
– Ne günahtır ne ayıp. Elif başlangıçtır aşk gibi sonsuzluk seferinde.
– Ben vardım sandım Hakk menziline, Elif’i görünce.
– Aşk seferine çıkmadan ulaşılır mı hiç menzile ?
-Şeyhim haram der bu sefere ?
– Aşktan ala mürşid mi olur talibe ?
– Kul kusur dolu, kusur sevilir mi körü körüne ?
– Hakk kusursuz, kul kusurlu. Kusur sahibini sevemeyen nasıl ulaşır kusursuzun sevgisine.
– Sevgi dediğin emanet değil mi yüreğime ?
– Emaneti ehline teslim et o halde.
– Kimdir ehli sevdanın ?
– Gönlüne yazılandır, yazan Hakk’dır neticede.
– Yazan bilir de yazılan bilir mi bunu ?
– Sabret işareti gelir vaktinde.
– Ne yapmalı o halde vakit saat gelince ?
– Ya revan olmalı yola, sürmeli Aşk’ın izini, ya da inkar edip kendini viran etmeli yüreğini.
Binbir düşünceyle kavuşur rüzgarlı bir sabaha. Rüzgar taşır mecnunluğunun ahvalini bey konağına. Elif de duyar bey de halini Figani’nin. Bey hiddetlenir bu densize. Elif acır garibe sarılır kağıt kaleme. Bir mim koyar sadece. Katlar yollar Figani’ye. Oysa acıyandır asıl acınacak halde, acınan ise sevdalık mertebesinde. Kağıdı alıp görünce mim’i bir başına, anlar Figani, sızlar yüreği. Elif başlangıçsa mim sondur yazın dilinde. Mansur’un sözü gelir aklına, işaret budur işte. Son dediğin kilitli bir kapı, anahtarı Elif’tir kilidini açmaya. Açılan her kapı yeni yolun başlangıcı. Kalkar sedirinden alır geldiği gibi dengini sırtına. Vedasızca ayrılırken dergahından son sözünü söyler şeyhin gölgesinde kalıp yüreklerini kurutanlara. ”Ezelden ebede bitmeyen seferdir Aşk dediğin, Aşka düşmekse yola düşmekmiş şimdi öğrendim. Eyvallah”.
Çok ama çok güzel…
BeğenBeğen
Çok teşekkürler 😊
BeğenLiked by 1 kişi
😊
BeğenBeğen
Mecazi aşk, ilahi aşkın içinde ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Tabii bunları yazabilmek için tasavvuf edebiyatını bilmek gerekir. Çok güzel ifade etmişsin; sonuç kısmı çok etkileyici. Kalemine sağlık👍🤗
BeğenBeğen