
27 Temmuz 1868 Hürriyet Gazetesi
(…)
Bizde din ve siyaset ilminin dayanağı olan Kuran-ı Kerim ve hadis, Arap dili üzerine meydana geldiğinden Arapça emredilen dil kabul edilerek, din kitaplarının tümü ve akli bilimlerin çoğunluğu Arapça yazılmıştır. Bundan dolayı islam devletlerinde Arap dilinin yaygınlığı ve geçerliliği son derece gerekli bulunarak şer’i ilimler tahsili sebebiyle kolaylaştırılmaya gayret edildi. Ancak Arap olmayanlar için Kuran’ın ince noktalarını ve hadislerin derin manasını anlamak kolay olmadığından, kelime bilgisi, cümle tahlili, mantığı, manası ve sözlük gibi bir takım dini ilimlerin öğrenimi için gayret sarfedilmesi gerekli görüldü ve bir çok kitap yazıldı. Binli yıllara gelinceye kadar o zamanların eğitimi yalnız dini ilimlere mahsus olmayıp, fıkıh, tefsir, tarih, kelam, matematik, bilimlerinde çalışılarak maharet kazananlara alim denilir ve bir medresinin müderrisliği görevlendirilir veya bir memleketin yönetiminde boşluk olsa sayısız ehil kişi talep gösterip imtihanla en ehliyetlisine görev verilirdi. O tarihlerden sonra devletin iç karışıklıkları ve dış işleri bu kurala uymaya izin vermeyip müderrislikler hatır veya kayırma için verilmekte ve bu sebeple yetkin insanlar geri kalıp ümitsizliğe düşmektedir. Ehliyetliler yetişmemeye başladı ve bu hal bu asra kadar devam etti.
Bugün dahi İstanbul ve taşralarda bütün ilimleri öğrenmiş iyi insanlar vardır ki henüz atanamamış fakirlik içinde inlerler. Ve nice ulema ve büyüklerin soyundan gelen ve alfabe bilmez cahiller vardır ki kimi müderrislikten, kadılıktan, efendilikten belki daha büyük rütbelerden geçinerek istifade ederler. Madem ki ilim refahın gereği değildir niçin istek ve zahmetle senelerce tahsil edilsin ? Bundan dolayıdır ki iki yüz seneden beri şeri alimler nadir bulunur, şeri mahkemeler üzülünülecek halde ve bir sebebi de budur ki devletimiz dahi zaaf ve düşüştedir.
Gelelim şu yüce ilmin tahsilinin faydalarına; bizde bir çocuk beş altı yaşında mahalle mektebine verilir, elifbadan başlar. Birkaç aydan sonra önüne ebced çıkar ki ne olduğunu ne hoca efendi bilir, ne kimse anlar. Bundan sonra sübhaneke, tahiyyat, salavat, kunut duaları ve amentü okutulur. Sonuçta bunların namaz için lüzumu olmakla birlikte, çocuğun buluğuyla namaza başlamasına daha sekiz, dokuz sene müddet olduğu halde bunları ezberlemekle iştigal eder. Halbuki bunlar Arapça olduğundan manasından hiçbir zaman tat almaz, zira çocukluk yaşında daima oyuncaktan ve henüz olgunluk yaşına gelmeden anlama kabiliyetinin haz alacağı ve kabul edeceği şeylerden hoşnut olur. Bundan sonra Kuran-ı Kerim’e başlar onun hatmi için senelerce uğraşır ve hatmi defalarca tekrar eder. Eğer ezberletilmeye çalışılırsa birkaç senede öyle geçer nihayet çocuk hafız olur. Eğer ilmiye sınıfında, imamlık, hatiplik gibi şerriye hizmetine yönlendirilecekse bu yol uygundur. Fakat farklı yollara yönelmesi halinde ezberlemek için verdiği emekler kayıp olur ve hafız olamayanlar derecesine iner.
Çocuk bu şeyleri mahalle mektebinde tahsil edinceye kadar on üç on dört yaşlarına gelir, o vakit ilim tahsiline sevk ederler cami derslerinden birine oturturlar. Nasara yensuradan (fiil çekimlerinden) başlar “binâ” ya (fiillerin esasına) çıkıp otuz beş kısmı sayar….
(………..)
Bu alim kopyalarına Arapça gazete verilirse sözlüğe bakarak iki saat incelemeden anlamını çıkaramazlar. Fıkıhla ilgili bir mesele sorulursa cevap vermekte aciz kalıp “bizim fıkıhla meşguliyetimiz yoktur” derler. Akaid konusu açılırsa taasublarını siper edip muhataplarını susturup yok etmeye çalışırlar. Kuran-ı Kerim’den bir ayetin manası sorulsa Kadı Beydavi’ye (13. Yüzyılda yaşamış, kuran tefsiri yapan bir alim) müracaat etmelerini söylerler. Politikadan söz açılsa dünyada İngiltere, Amerika, Japonya ve Fas gibi memleketler olduğunu hayretle dinlerler. Ahbabından birine Türkçe mektup yazmak gerekirse şuna buna yalvarırlar. Bunlar gibilere “hoca efendi devletimiz sizin ilim ve bilginizi takdir ederek size bir memuriyet teklif edecek. Siz mahirsiniz, bilginizden hangi alanda faydalanabilirsek onu seçiniz” denilirse acaba ne cevap verirler ? Kaymakam, mutasarrıf, vali gibi mülki amirliklerden birini seçse oralara lazım olan Türkçe okuyup yazmak, devlet kurallarını bilmek, maliye bilgisine sahip olmak, hizmet ettiği devletin yeri ve durumuna vakıf olmak hukuki bir muhakemede kanun üzerine konuşmak, yabancı memurlarla politikaya dair sohbete girişmek gibi şeylerin hiçbiriyle meşgul olmamıştır. Şer-i bir görev istese fıkıh ilmine vakıf değildir. Subaylık ise hiç uymaz. Sonuçta yine camii de ders okutmaktan başka devlet ve ümmetin hayrına bir iş bulamaz.
Ya bu kişiler o kadar sene verdikleri emeğin sonucu bunun için midir? Bu ömre, emeklere yazık değil midir ? Gıpta ederek görüyoruz ki diğer devletlerde eğitim sistemi böyle olmuyor. Bir çocuk okula başlayıp alfabeyi söker sökmez hem okuyup yazmakta hem de ilerde göreceği ilmin istikametinde öğrenmek için mesela coğrafya , tabiat bilimleri, tarih gibi ilimlerin kolay konularını öğreniyorlar. Hatta uzaklara gitmeye gerek yok, İstanbul’da Ermeni ve Rum okullarındaki çocuklardan ikisi ile bizim okullardaki çocukların ikisi eşit olarak imtihana çekilse fark ortaya çıkar. Onların içinde kendi dilinde yazamayan, gazete okuyamayan on yaşında çocuk az bulunur. Bizimkilerin içinde ise on beş yaşında Türkçe iki satır yazı yazabilen, gazete okuyabilen az bulunur. Bundan daha basit bir örnek, Anadolu’nun ve Rumeli’nin hangi şehrine gidilir, iş için katip aranırsa Müslümanların yüzde ikisi dahi yazı bilmez, diğerlerinin yüzde yirmisi okur yazardır. Bundan dolayı hemşehrilerimiz dünyada gerekli olan ilimde bizden ileri gitmişler ve ticaret ve sanatta refah ve serveti onlar almıştır. Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya, ve Amerika da ticaretle meşgul olan halkın içinde bir Müslüman görülmez fakat çoğunda Ermeni ve Rumlara rastlarız. Bunun içindir ki doğu memleketlerinden hangisine gidilse Müslümanların mahallesi harap olmaya yüz tutmuş, diğer mahalleler mamur edilmiş görülür.
Şimdi böyle kalıp batalım mı yoksa her millet ne yolda gidiyorsa biz de işimizi uydurup yürüyeli mi? Bu ana kadar tuttuğumuz yol bizi şu bulunduğumuz mertebeye indirdi. Bundan böyle daha indireceğine başka delil ister mi ?
(Kemal-Ziya)
*27 Temmuz 1868 tarihli Hürriyet Gazetesinin 5. Sayısındaki Kemal ve Ziya imzalı yazının bir kısmının sadeleştirilmiş halidir. Sadeleştirmede esas alınan metin; Vakıfbank Kültür Yayınları’nın yayınladığı Sürgünde Muhalefet: Namık Kemal’in Hürriyet Gazetesi, Cilt 1, s. 21-22’de yer almaktadır.