Leyru

Çok bekletmişim ben babamı. Gittiğinde öğrendim bunu. Ben doğduğumda 45 yaşındaymış benim güzel babam ve yirmi yıldır beni bekliyormuş meğer.  Her sarılışında sanki  çok uzaklardan gelmişim gibi sımsıkı sarmalayışı, derin derin koklaması hep bundanmış. Sarılırken, öpüp koklarken ne kadar cömertse bana karşı babam, sözcükleri harcarken o derece ketumdu. Oysa kelimeler kıymetli taşlar gibi şekillenir, cümleler mücevher gibi dizilirdi onun kaleminde. O ki bu ülkenin en önemli yazarlarından Hakimzade Hamit Beydi. Şiirleri, öyküleri, romanları sınırları aşmış, takdirlerin en büyüklerini tatmıştı. Kalemi çağlayan gibi akarken sıra söz söylemek için diline gelince çatlak topraktan sızan su gibi damla damla dökülürdü kelimeler dudaklarından. Her bir damla su çölde ne kadar kıymetliyse onun sözünü işitmekte o kıymetteydi duyabilen için. Ben de onu dinleyebilmek için her gece uyku saatimi sabırsızlıkla beklerdim. Yoo sandığınız gibi beni yatırıp masal okumazdı bana uykudan önce. Çocukken hep annem yatırırdı beni. Çoğu zaman yatağa girer girmez uyurmuş gibi yapardım. Masal anlatacak olsa beş dakika geçmeden uyuduğuma kani gelmesini sağlardım. Ve babamın gelmesini beklerdim kimi geceler göz kapaklarıma hücum eden uykuya direnerek.

Ben yatağa gittikten tam bir saat sonra babam gelirdi odama. Önce üstümü örter ki bunu yapsın diye özellikle açardım üzerimdeki yorganı yaz kış, sonra başımı okşayıp yatağımın kenarına otururdu. İlk cümlesi hep “Uyudun mu güzel kızım” olur ve susardı. Uyuduğumdan emin oluncaya kadar bekleyip konuşmaya başlardı benimle. Gözlerim kapalı olduğundan mı bilmem onun zaten güzel olan ses tonu o vakitlerde daha da güzel gelirdi bana. Mutlaka beni ne kadar sevdiğini, özlediğini anlatarak başlardı söze. Cümleler bir şarkı gibi melodisiyle düşerdi adeta dudaklarından kulaklarıma. Şiir gibi değildi hiçbir zamana söyledikleri ama şiirden daha kifayeli gelirdi onun düz cümleleri. Düşündüm de hiçbir şiiri beğenemeyişim bundandır belki. 

Bu evin çatısı altında uyuduğum her gece bu böyle oldu. Uyku saatim değişse de babamın geliş zamanı hiç değişmedi. Gençlik çağlarımda eve geç geldiğim (tabii izinli olarak) geceler de annem beklerdi beni. İzin verdiği saatte dönmüş olsam dahi önce beni “niye geç kaldın bu kadar” diye azarlar cevap vermemi beklemeden babama söylenirdi “gamsız baban yüzünden tabii, bak o yattı uyudu ben bekliyorum merakla seni”. Oysa bilirdim ki beni beklerken koltukta uyuklamış olsa da annem, babam gözünü tavana dikmiş bir şekilde gözünü kırpmadan beklerdi beni yatağında. Annem uyuduktan, benim de uyuduğumu düşündükten bir saat sonra yine gelir odama üstümü örter, başımı okşar konuşurdu benimle. Öyle zamanlarda bu konuşma azar tadında olurdu benim için.  O geceler de olmasa babam bana hiç kızmazdı diyebilirim. 

Ben onüç, ondört yılını hatırlasam da birlikte geçirdiğimiz yirmi yıl boyunca her gece tekrarlanan ayinsel buluşmalarımızın farkında olduğumu bir kez olsun babama söylemedim. Çok küçükken korktum sanırım uyumadığımı bilmesinden, büyüdükçe de büyüsü bozulsun istemedim. Ta ki odama gelip son konuşmasını yaptığı gecenin ertesi sabahına kadar. O gece başımı okşadıktan sonra yatağıma oturmak yerine bir sandalye çekip baş ucumda konuştu benimle. İçinde veda sözcükleri geçmeyen ancak yüreğimin bir ayrılık konuşmasıymış gibi titrediği bir konuşma yaptı babam o gece bana. O gittikten sonra tüm bedenimi kaplayan sızı ancak sabaha karşı beni uykuya teslim etmeseydi eğer niyetim kalkar kalkmaz babama herşeyi duyduğumu söyleyip son konuşmasına saklanan kederinin nedenini sormak olacaktı. Yazık ki ben uyanmadan evden çıkan babamın odama geleceği son gecenin o gece olacağını anlayamamıştım.

Uyanır uyanmaz, geç kalmışlık telaşı ile anneme sordum babamı, “erken çıktı bugün doktor randevusu varmış” dedi. Öğlende babam aradı evi. Hastaneye yatması gerektiğini, birkaç parça bir şey getirmemizi istedi. Herşeye rağmen eve döneceğine inancımı hiç yitirmediğimden yine erteledim babama onu duyduğumu söylemeyi. Annemin refakatçi kaldığı iki gecenin ardından yanında kaldığım gece yani benimle konuştuktan sonraki üçüncü gece o uyuduktan bir saat sonra ben başını okşadım babamın. “Ben senin gibi ketum değilim babacığım. Hep söyledim seni ne çok sevdiğimi. Hatta haykırdım arsızca ulu orta. Ama benim sesimden yankılanan hiçbir sevgi sözcüğü senin sessizliğinde duyduğum sevgi sözleri kadar gür değildi.” Sonra umudumu anlattım ona. O hastaneden çıkıp evimize döndüğümüzde yine her gece yatağımda onun gelişini bekleyeceğimi söyledim. Sırf bundan mahrum kalmamak için evlenmeyeceğime söz verdim ona. O da beni duydu mu bilmiyorum. Duysa gülerdi belki onun pırlanta kolyedeki taşlar gibi ışıldayan sözcükleriyle kurduğu cümleler karşısında benim söylediklerimin yavanlığına.

Ertesi sabah elleri avuçlarımdayken açtı gözlerini. Bakışlarından süzüldü bu kez cümleleri. “Hoşçakal kızım” dediğini anladığımda, onun sessizliğini bastırmak için boğazım yırtılırcasına haykırdım  “gitme baba” diye. Ama o yine beni beklemek üzere erkenden gitti benim geç geldiğim bu dünyadan. Bu kez çok bekletmek gelmiyordu onu içimden. Çalışma odasında kilitli dolabında bulduğumuz defterlerin  görünce benim telaşımı öngördüğünü anladım. Bilinmedik bir lisanda, ben doğmadan yirmi yıl önce yazılmaya başlamış bu defterlerin sırrını çözüp yazılanları anlamam sekiz yılımı aldı. Benim “Babamca” dediğim ve sadece babamla ikimizin bildiği lisanda yazılan defterlerin ilk ciltleri ben doğuncaya kadar belirsiz zaman aralıklarıyla bana yazılmış mektuplardan oluşuyor. Sabır kelimesini sekiz yıl boyunca yıllandırıp kendi ruhumla harmanladıktan sonra sahip olduğum servetin paha biçilmezliğini anladım. Birini beklemenin daha güzel anlatılamayacağını düşünmem beklenin ben oluşumdan kaynaklıdır belki de. Kavuşmanın sıcaklığını doğduğum gün deftere yazdıklarında alev alev hissedişimde aynı sebepten olsa gerek. Bu defterleri yayımlamak babamla aramızdaki büyülü dili bozacaktır. O nedenle babam açıkça bunu vasiyet etmemiş olsa da ben, benden sonra gelecek varislerime bunu vasiyet ediyorum. Sadece bu hikayeyi paylaşmış olmanın vebaliyle babamın evden gittiği sabah defterinin son sayfasına düştüğü şu kısa notu paylaşmayı uygun buluyorum.

“Benim güzel kızım,

Öncelikle bugüne kadar yazdığım hiçbir öyküyü, hiçbir kitabı yarım bırakmama müsaade etmeyen, her romanımın son sayfasını yazmaya bana nasip eden Tanrıya şükretmeliyim. Şükürler olsun ki bu satırları yazarak en güzel öyküsünü de noktalayabilecek talihli bir yazarım.

Sözcükler altın gibi, elmas gibi kıymetlidir. Bunu bilen bir ben değilim elbet. Farkları şudur ki tüm değerli taşlar doğanın bir yerinde saklıdır, bulup çıkarmak meşakkatli işdir. Oysa sözcükler alenidir dilden dile dolanır. Herkes sahiptir kendi haznesince bu hazineye. Kimi sarraf gibi işler kimiyse demirci gibi döver ateşte közler. En kıymet bilmezi ise altın suyuna bandırılmış bakır gibi ucuza harcar sözlerini. Herkese herşeyi herkes gibi söylemek budur benim nazarımda. Yazmak da cömert oluşum her cümlemi bir kişiye, kızıma yazışımdan. Konuşmakta cimriliğimde her sözcüğümü bir kişiye, kızıma saklayışımdan. 

Aşikar edersem en kıymetli sözlerimi kıymet bilmezlerin kulaklarında ziyan olur endişesi ile geceleri uyanık uykularında sana serdim cümle servetimi. Ardı sıra defterlere sakladım sana miras hazinemi. Kimse açamasın diye de kilidini bir lisan yarattım ikimize mahsus. Duyduklarından zihninde kalanları ışık edersen kendine açman zor olmaz bu hazineye değer katan kelimelerin kilidini. 

Son sözümü çözdüğünde hala acele ediyorsan yanıma gelmek için bil ki o aleme gel diye çok bekledim. Beklemenin kıymetini senle öğrendim. O sebepten gelmek için bu aleme acele etme hiç bekletmediğin kadar beklet beni. Beklet ki hasretinle beslenen sevgim katmerlensin, doğumunda daha büyük bir vuslat bizim olsun benim güzel kızım.”

Leyru* Babamca’da, kuşların en sevdalısı Kumrunun sevdasının insana Leylak kokulu evlat olarak bahşedilmiş hali.

 

Yorum bırakın