Düşümün en tatlı yerindeyken dürtüp beni “hadi kaçtım” dedi.
Dur dememe fırsat vermeden çıktı yataktan. Apar topar takıldım peşine. Az evvel ki derin uykunun saadetli düşlerinden eser kalmamıştı.
Cin gibiydim, gecenin ortasında telaşla koşarken ardından yakalarım ümidiyle.
Ben koşarken plastik bir top yuvarlandı yanımdan. Durdum etrafıma baktığımda sekiz on yaşlarında çocuklar sarmıştı heryanı. Şu gözlüklü olanı ısırdı bir yerden gözüm.
Siyah beyazdı akan filmin şeridi ama ben tanımıştım kendimi.
“Ya ne çabuk vardın çocukluğuma” dedim. “En yakınında o vardı zaten” dedi.
Gerçekten de uzak yılların ardında bıraktığım çelimsiz çocukluğum yakın mıydı bu kadar bana ?
Çöktüm bir taşın üstüne seyre daldım halimi. Topa vuramayan acemiliğimi.
“Hiç beceremedin şu oyunu” dedi. “Olsun yine de sevdim” demek için çevirdim başımı sınıfı gördüm.
Yaz günündeyiz lakin bir soba yanıyor orta yerde. Odunlar nerede ?
Sıralarla çevirmişler etrafını, tünemişler üzerine kızlı erkekli ergenler.
Duymak için yaklaşayım dedim sırmış konuştukları duyamadım.
Kahkahalarını işittim sadece. Neşeli ve umutlu kahkahalarını.
“Yahu ben en son neye böyle güldüm” diye soracak oldum.
Bahçeyi işaret etti bana gözleriyle.
Yeşil çimlerin üzerinde yayılmış gençler vardı her yerde.
Bizim üniversitenin kampüsü burası.
Sanki biri su sıkıyor üstüme. Elinde kocaman bir su tabancası. Ne tabancası tüfek bu. Sırıl sıklam gülüyorum.
Kim verdiyse elime bir tane de ben alıp koşuyorum peşlerinden.
Ayağım takılıyor ortadaki havuza düşüyorum birden. Derinlere dalıyormuşum gibi geliyor. Boğuluyorum korkusuyla çıkıyorum hızla suyüzüne. Kumsalı görüyorum karşımda. Yavaşca kalkıp ayağa ağır ağır yürüyorum kızgın kumlara. Meğer hiç de derinlerde değilmişim.
Ayaklarım yanıyor her adımda. Bir bira uzatıyor güzel bir kız tebessümle. Buz gibi serinliyorum.
Öylece uzanıyorum şemsiyenin altına yumuyorum gözlerimi.
Tam dalacağım uykuya saatin sesi çınlıyor beynimde. Geç kaldığımı farkedip fırlıyorum yine yataktan.
Daha ağarmamış gün, traş olmam lazım hızla. Kesikler yakıyor canımı.
Eyvah servis.
Koş hadi koş.
Nefes nefese atıyorum kendimi aracın koltuğuna.
Başımı yaslıyorum cama iki dakika olsun uyurum diye. Yola kayıyor gözlerim.
Ankara yolu bu tanıyorum. Ne işim var demeye kalmadan hostes soruyor.
“Çay, kahve ne alırdınız?”
“Kahve lütfen, sade olsun.”
Kara bir su uzatıyor “Afiyet olsun” diyerek
Ama olmuyor.
Bir sarsıntıda dökülüyor üstüme kahve “yandım” diyorum
Arkamdaki ses “sus bağırma” diyor.
Başımı çeviriyorum ona kızarak.
“Canım yanmış burada” dememe kalmadan “nerede” diyor.
Sahi nerede ? Neresi burası ?
Bembeyaz bir yokluk içindeyim. Birşey görmek mümkün değil.
Bunca aydınlıktan kaçmak için bir kara delik arıyorum.
Karanlığın içine dalmak, dalıp uyumak için.
Hemen önümde görüyorum.
Bir adım atıyorum bırakmak için kendimi içine bir adım öteye gidiyor birden bire.
“ Al bütün rüyalarımı verdim işte sana sende biraz daha uyku ver bana gecenin kalan yarısında. Dur lütfen kaçma”.
Nafile dinlemiyor. Hep bir atım ötemde o kara delik. Kaç adım atarsam atayım hep bir adım ötemde.
Hiç varamayacağımı anlıyorum oraya. “Sen dünün siyah beyaz düşlerini değil yarının renki hayallerini istiyorsun biliyorum. Ama hayır vermeyeceğim onları sana. Çünkü onları da harcarsın sen ucuza”.
Pes ediyorum sonunda çöküyorum olduğum yere yorgunlukla.
Altımdaki görünmez zemin kayıyor önce hızla düşüyorum sanıyorum.
Sonra ağır ağır dökülen bir yaprak gibi düştüğünü fark ediyorum başımın.
İki yastık üstü üste uyurum.
Üstekine değdiğinde başım ben kaçan uykumu anca yakalamışım.