Akşamüstleri yürümeyi sevdiğim bir park var bizim orada. Ağaçlar arasında güzel bir yürüyüş parkuru da var içinde. Bir kaç akşam önce genç bir adam gördüm o parkurun hemen kenarında. Ben ilk kez gördüm ama belki de nicedir geliyor oralara. Çökmüş bir kaldırım taşının üzerine önünden geçip gidiyor insanlar. Bir yüzünü kapatıyor elleriyle bir kulaklarını. Dudakları oynuyor ama bir şey duyulmuyor. Ağaçlara mı fısıldıyor, gelip geçenlere mi bir şey söylüyor anlaşılmıyor. Kulaklıkla geçenler duymuyor bile mırıldamasını. Duyanlarsa umursamıyor zaten. En fazla şöyle bir uzaktan süzüyor kimisi. Acıyanımız da oluyor aramızda tinerci diye korkanımız da. Anlayanımız ise çıkmıyor. Anladığımdan yazmıyorum ben de bu satırları. Sormadım ki “nen var” diye. Çekindiğimden değil sormaya, umursamadığımdan. İki adım ötesinde bir kaç dakika durup bakmaktan öteye geçmedi zaten alakam ona. Onca dert arasında yer bulamadı o akşam kendine, ben de döndüm geldim evime.
Bu gece, kaç zaman sonra ilk kez esen yaz melteminin hatırına balkondaki rahat hasır koltuğuma oturup yumdum gözlerimi yıldızlara karşı. Aklımdan yine bin bir düşünce geçti. Bir ara ellerimi götürdüm yüzüme iç çekerek. Sonra mırıldanmaya başladım usul usul. Sağ elimi götürüp çeneme kapattım ağzımı, gizlermiş gibi dudaklarımın hareketini. Oysa kimse yoktu yanımda hanım içerde televizyon karşısında çocuklarsa tablet başında. Ama ben yine de fısıl fısıl söyleniyordum kendi kendime. Susmayı başardığım kısa bir anda geldi gördüğüm o genç aklıma. Zaman ve mekan bir yana kendimi benzettim ona.
Yumunca gözlerini görmezsin ya hiçbir şeyi. Senin görmüyor olman yok etmiyor var olan gerçeklikleri. Biliyorsun aslında yüzüne kapattığın avuçlarının ardındaki hakikati. Sen saklanmıyorsun, apaçık orta yerdesin ama kendinden saklıyorsun kalan her şeyi. Görmek istediklerini görememenin acısını çıkartıyorsun belki görmek zorunda olduklarından. Yahut da görmek zorunda değilim diyerek isyan ediyorsun gözlerine bu cezayı kesene. Göz kapakların kapandığında uçan kuşu, yeşil ormanı, mavi göğü, berrak denizi görüyorsun, güzel kadınlar, gülen çocuklar seçiliyor maskesiz kalabalıklar içinde. Gençlikteki temiz yüzün beliriyor, beğeniyorsun o halini, çocukluğunu görünce özlüyorsun kendini. İnsan hiç özler mi kendini ?
Açtığında ise yanan ağaçlar, göğe yükselen kara dumanlar, can vermiş hayvanlar, kirlenmiş deniz, hırpalanmış kadınlar, ağlatılmış çocuklar, maskelerin ardındaki umarsız insanlar çıkıyor karşına. Bir kendini gizleyebiliyorsun kendinden o da bir ayna görünceye değin sürüyor.
Susunca da söylenmemiş olmuyor sözler. Duyulmamış oluyor sadece. Ağzı dili lâl olsa bile insanın kelimeler bir katara takılıp cümle cümle yankılanıyor zihninin çeperlerinde. Yine isyanın sadece kendi içinde. Öfkeni, kederini, kızgınlığını yutmuyorsun sadece aşkını, özlemini, tutkunu da hapsediyorsun içine. Bedenin zindan zihnin gardiyan oluyor mahkum edilmiş benliğine. Hapishane avlusunda, sırtını duvara yaslayarak çömelmiş bir mahkumun başını ellerini arasına alıp düşündüğü an parmaklıkların dışına çıktığı yegane anmış anlıyorsun.
Ama hala anlamıyorum ben o genci. Derdi ne ? Daha doğrusu var mı bir derdi, mutlu mu, mutsuz mu ? Bilmiyorum. Sadece benden daha özgür olduğunu düşünüyorum. Benim kendi balkonumda gizlice birkaç saat için yaptığımı o istediği yerde istediği kadar yapabiliyor. Bu onu mutlu eder mi ? Kim bilir ? Gençliğinden mi alıyor bu hürriyeti ? Genç olmak hür olmak, hür olmaksa mutlu olmak mı ? Özgürlük her zaman mutluluk getirmez. Bazen özgürlüğün bedelidir mutsuzluk. Ama yine de mutsuzluğunu bile gizlemeden özgürce yaşayabilmek bir marifet olsa gerek. Yetenek mi seçenek mi öyleyse hürriyet ? Diyelim ki seçenek, seçmek elimizde mi, elimizde olsa bile kaçımız güçlüyüz o seçimi yapacak kadar ? Aklımda deli sorular. Yoruldum. Bu gece için yeter bu kadar delilik. Sabah işe gideceğim erken kalkmam gerek. Akıllı, uslu, çalışkan ve de olgun hayatıma dönüyorum ben. Herkese iyi uykular.