Boğulmamak İçin

IMG_1571Toplumun yapısı ve toplumsal ilişkiler insanlara karmaşık ve anlaşılması zor gelebilir. Semboller basitleştirici öğeler olarak bireyin anlama ve anlamlandırma ihtiyacını kolaylaştırır. Şerif Mardin, sembolizasyonu yaratan soyutlamaların somut örnekler üzerinden yapıldığını, örneğin jandarma ve polisin devleti sembolize ederek somutlaştırdığını söyler. Ancak semboller toplumun her kesimi için aynı karşılığı bulmaz. Diyanet İşleri Başkanı böyle bir figür olarak düşünülebilir. Farklılık insanları anlamlandırma süreçlerinde yönlendiren duygusal ve bilişsel iki etkene bağlıdır. Bir kavram ya da kişi hakkında sahip olunan organize bilgiyi içeren bilişsel yapı algı çerçevesini oluşturur. Toplumun bir kesimi kendi algı çerçevesini diğer kesimine kabul ettirerek siyasal kontrolü sağlamaya çalışabilir. Ancak bir kesime güven veren sembol/figür diğerine endişe verebilir. Siyaset bu mücadelenin zeminidir. Siyasal seçkinler sembolleri manipüle ederek kitleleri yönlendirmeye ve üzerlerinde kontrol kurmaya çalışır. Kontrol kurduktan sonrada etkilerini güçlendirmek için biz-onlar (Bizim mahalle/Öteki mahalle) ayrımı üzerinden bir siyasal kültür  oluşturmaya çalışırlar. Bu kültür içeride dayanışmayı,  dışarıya karşı kuşku ve endişeyi besler. Sonuç Şerif Mardin’in dediği gibi hoşgörü yokluğudur. Siyaset sahnesine dahil ettiğiniz her öğe ve kavram savaş meydanına ortasına  attığınız bir kurban gibidir.  Sonunda bir uzlaşı sağlansa dahi öne sürülenin yıpranması kaçınılmazdır. Bu nedenle yıpratmak istemediğiniz kavramların mümkün olduğunca bu alanın dışında olması idealdir. Uzlaşı çoğulcu demokrasinin bir ereğidir. Ancak çoğunlukçu demokrasinin böyle bir kaygısı yoktur. Çoğunluğun desteklediği iktidarın ya hep ya hiç mantığı ile tüm kamusal alana hakim olma arzusu bundandır.

Prof. Binnaz Toprak, belirttiğim şekilde çoğunlukçu yaklaşımı “illiberal demokrasi”  olarak ifade ederken Türkiye’de hakim olan bu demokrasi anlayışının toplumun modern olarak nitelenen kesiminde endişe yarattığını “endişeli modernler” kavramını kullanarak 2010 yılında ifade etmişti.  2016’ya gelindiğinde ise endişeli olarak nitelediği modernlerin panik halinde olduğunu söylemişti. 2010 yılında Radikal İKİ sayfalarında  (Radikal İKİ’yi özlemle analım) izlediğimiz tartışma, Fuat Keyman, Etyen Mahçupyan arasında  başlamış, Ayşe Kadıoğlu ve Binnaz Toprak’ın katılımı ile gelişmişti. Endişeli Modernler ve Dışlayıcı Modernler kavramları önemli isimlerin yazıları ile gündeme gelmişti.  Prof. Şakir Dinçşahin Independent Türkçe de paylaştığı görüşlerinde ise Endişeli Muhafazakarlar kavramını ortaya atıyor ve o dönem modernlerin yaşadığı endişenin bir benzerinin bu kez muhafazakar çevrede yaşandığını söylüyor. Prof.İhsan Dağı’da Diken’deki yazısında konuya aynı perspektiften yaklaşıyor.

Farklıları barındıran toplumun karşılıklı endişeler de içermesi gayet doğaldır. Karşılıklı endişeleri yıkıcı bir gerçekliğe dönüşmeksizin yönetmek siyasetçilerin görevidir. Ancak bir tarafta endişelerinin gerçeğe dönüştüğünü gören bir kesim diğer tarafta ise olası durumlardan endişe eden bir kesim olduğunda bir dengeden  söz etmek mümkün olamaz. Siyaset endişeler ve dışlamalar üzerinden kurgulanır hale geldiğinde seçmenin de radikalleşmesi kaçınılmazdır.  Bu durumda siyaset dışı aktörlerin dengeleyici olarak öne çıkması beklenir. Ancak demokrasinin ve devletin tüm kurumları politize edilip siyasi çatışmanın ortasına itildiğinde içinde bulunduğumuz açmazla karşılaşırız. Bir taraf endişe ve panik hallerini geride bırakıp boğulma noktasına geldiğinde diğer tarafta “boğulmamak için beni boğar mı acaba” endişesi baş gösterir. Denizdekini boğulmaktan kurtarmadan kıyıdakinin endişesini de bertaraf edemezsiniz. Gönül ister ki kıyıdaki elini uzatsın ve denizdekini kurtarsın. Şu koşullar altında toplumun arzulanan dengeyi bulmasının en sağlıklı yolu budur.

Uzun vadede ve kalıcı şekilde toplumun bir kesimini diğerinin insafına bırakan “illiberal demokrasi” anlayışının yerini “liberal demokrasi”ye bırakması tüm bireylerin farklılarıyla yaşamalarının güvencesi olacaktır.   Devlet – birey ilişkisinde  bireyi esas alarak konumlanan liberal düşünce devlet karşısında sürekli bir savunma halindedir. Onun öncelikli derdi devlet aygıtını yöneten iktidar karşısında bireyin alanını güçlü kılmaktır. Bireyin hak ve özgürlükleri güçlü bir şekilde güvence altına alınmadığı durumda iktidarı ele geçiren parti devletin sahibi olduğunu düşünerek hareket eder. Bu zihniyetteki muktedir için bireyden önce devlet önemlidir. Gayesi devletin rotasına kendi ideolojik düşüncesine, hakim inanç ve ahlak kodlarına göre yön vermektir.  Konuyu iktidar ve parti noktasına getirdiğimizde yazıyı  Tocqueville’den bir alıntı ile bitirelim.

Bir toplumdaki en güçlü parti bütün güçleri kolayca elinde toplayacak ve zayıf olanları baskı altına alacak bir noktaya geldiği zaman, böyle bir toplumda kaosun hüküm süreceğini söyleyebiliriz; tıpkı zayıf bireylerin güçlülerin şiddetine karşı hiçbir güvenceye sahip olmadığı doğal yaşamdaki gibi.”

Yorum bırakın