Ruhun Şenlik Hali.

uludagSonbaharın başında panayırı beklerdik dört gözle çocukluğumda. Köylü hasadını yapıp mahsulünü satınca büyük bir pazar kurulurdu dört gün boyunca. Pazar kısmı değil de senede bir kez gördüğümüz lunapark ilgimizi çekerdi bizim.  Yaş biraz atıp ergenliğe ulaşınca halka tezgahları, langırt masaları, havalı tüfek atışları daha cazip hale gelirdi.  Benim küçük dünyamın büyük şenliğinin esasında hiç de büyük olmadığını büyük bir şehre yolum düşünce anladım. Bizim yılda bir kez gördüğümüz panayır tezgahları şehrin semt pazarları ayarındaymış meğer. Ama bizi mutlu eden ruhumuzu saran şenlik havasıydı sanırım. Günler öncesinden yapılan hazırlıklarla dört gözle beklediğimizi kalabalıklar. Gündüzden geceye uzanan eğlence iklimi. Alışık olmadığımız kadar aydınlık gecelerde  kaset çalarlardan yükselen müzik sesleri.

O sonbahar üniversite için ayrılırken küçük kasabamdan bir daha hiçbir panayıra rast gelemeyeceğimin farkında olsaydım daha çok üzülürdüm eminim. Sonbaharın şenliği ile vedalaşamadan yaşadığımızın bu ayrılığın tesellisi ilkbaharın sonunda kampüsteki bahar şenlikleri oldu üniversite yıllarım boyunca. Tezgahlar panayırdaki pazar tezgahları gibi değildi burada. Öğrencilerin bir şeyler sattığı kermes tezgahlarının birinde salatalık satmışlığım vardır ilk yılımda. Sonraki yıllarda ben bir şey satmadım ama şenliklerimiz daha da büyüdü daha da eğlenceli hale geldi. Kasetten değildi burada duyduğumuz müzik. Beş gün boyunca üzerinde zıpladığımız çimlerde hayranı olduğumuz bir çok sanatçıya eşlik ederdik “kızlı erkekli”. Arkada kalanlar sahneyi görmek için birbirlerinin omuzlarına çıkardı sırayla. Deve güreşi yapar gibi dans ederdi insanlar. Gizliden değil açıktan bira içilirdi kampüsün sınırlarında o yıllarda. Hatta bir firma bir mezuniyette bedava dağıtmıştı. Elimizdeki etkinlik programı ders programımızı unutturur  bir panelden başkasına, tiyatro gösterisinden müzik dinletisine koşardık.  Fotoğrafçılık kulübüne poz verir, tiyatro kulübüyle zıp zıp oynar, binicilik kulübüyle at binerdik. Ben şenliklerde hiç ata binmedim ama ziraat fakültesinden getirilen devekuşunu sevmişliğim var. En unutulmaz fotoğrafım ise hayatımın efsanelerinden Süleyman Seba ile çektirdiğimdi yine bir şenlik etkinliğinde. Beşiktaş tutkum bir spor tutkusuna dönüşmedi hiçbir zaman. Zaten ne yeteneğim vardı ne de spora uygun bir fiziğim. O yüzden su altı kulübün küçük havuzuna dalmak ya da dağcılık kulübün tırmanma duvarına tırmanmak benim gibi çelimsiz bir gencin harcı değildi. En atraksiyonlu aktivitem su tabancaları ile yaptığımız savaştı. Tanımak mühim değil, kampüste elinde tabanca gördüğün herkese sıkabilirdin suyu fütursuzca. Gün geç de olsa biterdi ama eğlence bitmek bilmezdi. Gece sinema kulübünün perdeye yansıttığı filmi ay ışığında sevgilimize sarılıp izlerdik. Yeterince sıcaksa hava yıldızların altında dalardı uykuya uzaktan gelenler. Uzaktan gelenler diyorum çünkü başka şehirlerden de gelirdi öğrenciler. Biz ise yurttaki ranzamıza yorgun argın dönerdik. Uyumaya değil gecenin kalanında günün kritiğini yapmaya. Ve son bir el king oynamaya.

Yorgun ama mutlu cümlesi en çok o yıllara yakışıyor. Üzerimizde filler tepinmişçesine bitap düşüp üç kuruşa aldığımız bin kahkaha ile dinlendiğimiz güzel yıllar. Şimdi düşünüyorum da ruhun bin türlü halinden biriymiş şenlik hali. Öyle bir konserlik bir filmlik sınırlı keyif değil bu. Pazartesi sabahı başlayıp cuma gece yarısı son bulan enerji patlaması. Üstelik tam da finallerin arifesi. Mutlu olmak, kızgın olmak, umutlu olmak gibi şenlikli olmak diye de bir şey olmalı. Ve benim en çok özlediğim ruh hali de işte ruhun bu şenlikli hali.

Geçen hafta gençliğime rastladım bir üniversitenin bahar şenliğinde. Adeta zaman kırılması yaşadım. 20 küsur yıl öncesine döndüğüm hayaline kapıldım.  Hafiften çakır keyif gözlüklü zayıf delikanlının kabına sığmayan neşesine imrenerek baktım. “Ben miyim o” diye geçti içimden. İmkansız bir yolculukta mıyım ? Konuşmasa benimle inanırdım kendi suretimle tesadüf ettiğime. Sarhoşluğunun savrukluğundan utanarak önce “siz hoca mısınız burada” dedi olmadığımı öğrenince biraz daha rahatlayıp sordu “ağbi bir daha görecek miyim seni ?”. “Yirmi yıl sonra başka bir şenlikte belki” dedim. Anlamaz gözlerle baktı yüzüme. Belki de benim de sarhoş olduğumu düşündü kendince. Omzuna dokundum, “rahat rahat eğlen bir daha görmezsin beni” dedim. Güldü. Gülmeyi anımsadım.

Yorum bırakın