Denizkızı

Deniz KızıGülümseyerek karşıladı beni. Tedirginliğim belliydi her halimden. Acele etmedi belki de bu yüzden. Bir şey içmek ister misin diye sordu. Su dedim. Tebessümü biraz daha yayıldı yüzüne.  Bira da var soğuk ya da sıcak kahve diyerek genişletti seçenekleri.  Sırf vazgeçmiş olmamak için ilk tercihimden, su içmekte ısrar ettim. Özgüvenli göstermek istedim kendimi belki de bu şekilde. Uzatmadan bir bardak su getirdi. Ayakta beklediğimi görünce koltuğu işaret etti “otursana lütfen” diyerek.  Önce ucuna iliştim koltuğun, hemen kalkacakmış gibi. Sonra yine bir kararlılık gösterisi olarak yaslandım arkama. Yine de anlamış olmalı ki tereddütlerimi,  rahatlatmak için beni bir sohbet açmaya çalıştı havadan sudan.  Eski bir pikabı vardı. Başına gidip bir plak seçti. Caz sever miyim ? Aslında sevmem ama olur dinlerim dedim. Ne sorarsa sorsun bir cümleden uzun bir şey söyleyemiyordum. İki saat boyunca uzun sessizlikleri yıkma girişimlerini hep savuşturdum elimde olmadan. Sonra bir zarf getirip yanımdaki sehpaya bıraktı. Bugünlük bu kadar yarın devam ederiz dedi. Ama diyecek oldum. Bugün tanıştık yarın başlarız. Birbirimizi tanımak da bu işin bir parçası dedi. Teşekkür edip ayrıldım.

Ertesi gün içeri girdiğimde biraz daha rahattım. Bu kez kahve ikramını geri çevirmedim. Aynı koltukta bir kahve içimi sohbet ettik okulumdan falan bahsettik. Sonra hem konuşalım hem de başlayım istersen dedi. İlk kez o an gülümsedim ve başımla onayladım. Paravanı gösterip üzerimdekileri orada çıkarabileceğimi söyledi. İç çamaşırların kalabilir diyerek de ekledi. Üzerimden attığımı sandığım tedirginliğimin yerini bir an utanç aldı. Bu noktadan sonra dönemezdim. Paravanın arkasında bıraktım giysilerimi. Tabureyi gösterdi bu kez. “Dün geldiğinde koltuğa oturduğun gibi oturmanı istiyorum” dedi. Bir an düşündüm ne demek istediğini. Aynı çekingenliği görmek istediğini anlayıp iliştim tabureye. O bir şey demese de aynı şekilde otururdum sanırım.  Yanıma geldi duruşumu değiştirmeden tabureyi sola doğru çevirdi. Çenemden tutup başımı aksi istikamete döndürdü.  Duvardaki resmi gösterip oraya bakmamı istedi. Resimde mavi bir denizin üzerinde beyaz bulutlar, bulutların arasında da sarı bir güneş vardı. Elleriyle saçlarımı havalandırdı. Bir saniye deyip bir vantilatör getirdi. Hafiften saçlarım dalgalanmaya başladı. Rahatsız olursan söyle deyip tuvalin arkasına geçti. Bir süre sessizce izledi sadece. Bakışlarını üzerimde hissettikçe utancımdan kızarıyordum. Bunu fark etti sanırım. Nereye gideceksin tatile diye sordu. Adaya dedim, adalıyız biz. Ne güzel dedi. “Sakindir oranın denizi, çarşaf gibi”. Onayladım başımla ama sonra pişman oldum başımı kımıldattığım için.

– Sorun yok. Ama yine de çok kımıldamamaya çalış.

-Peki

-Ben dalgalı denizi severim, dalgalara karşı kulaç atmayı.

-Akşam üstleri met cezirle dalgalanır deniz ama ben sevmem.

-Hava kararmaya yakın, güneş veda ederken yüzmek güzeldir.

-Ben güneşi hissetmeyi tercih ederim. Sakin denizde yüzüp kumsalda güneşlenmek.

-Ben kuzeydeki kayalıklardan denize giriyorum genelde adaya geldiğimde. Pek kimse olmuyor orada.

– Ürkütücü geliyor orası bana. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yolu var.

-Kuşlar uçuyor…

Sonraki 10 gün boyunca her gün hep adanın hayali ile oturdum o tabureye. Sakin pırıl pırıl  bir denizde, güneş bulutsuz gök yüzünde ışıldarken, iskeleye oturup uzaktaki yunusları izlediğimi düşündüm.  Rahatladıkça bunları ona da anlatıyordum. O tuvalin ardındaki bir sesten ibaretti benim için. İçimdeki hayallerime eşlik eden dış ses. Utancımda geçti iyice. Bikinimin üzerini çıkarmamı istediğinde bile tereddüt etmedim. Hayalimi resmediyordu. Olmak istediğim yerde görecektim kendimi sonunda. Ama bir türlü göstermiyordu ne yaptığını. Bitti dediğinde artık görebileceğimi umuyordum. Ama o gün dahi izin vermedi resmin son halini görmeme. Bir hafta sonra gelirsem görebileceğimi söyledi. Anlayamadım neden böyle dediğini. Hatta sinir oldum içten içe. Yine de bir hafta sonra çaldım kapısını.  İlk geldiğim gün oturduğum koltuğa oturdum. Rahat ve sevinçliydim bu kez.  Kutlama yapıyormuşçasına bir kadeh şarap istedim.

– Neden bir hafta beklettin beni ?

– Hayal etmeni istedim.

– Ben o taburede de hayal ediyordum zaten.

– O taburedeyken sen dilediğini söylüyordun, hayalini şekillendiriyordun. Bir hafta boyunca ise şekillenmiş bir hayalin vardı artık. Buraya zihninde çizdiği o resimle geldin sen.

– Ama artık sabırsızlandırma beni daha fazla.

Sakince kalktı yerinde. Birlikte tuvalin başına geçtik. Beyaz örtüyü benim kaldırmamı istedi. Orada geçirdiğim günler boyunca hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. İlk kez elim titredi örtüyü tuttuğumda. Bir çırpıda kaldırdım.

– Ama…

– Ama ?

-Hayalimden çok farklı.

– Beğenmedin mi?

– Hayır çok güzel ama ben bambaşka şeyler hayal ettim, anlattım sana.

– Evet sen böyle bir dalgalı deniz anlatmadın bana. Güneşi aradı gözlerin ama akşam üstü griliğinde köpüren bir deniz görüyorsun. Kumsal yok resimde kayalıklar üzerindesin. Belki bir yunus düşledin ama hayallerine kanat çırpan bir kuş var onun yerine.

-Evet hayallerimden bambaşka bir yerde gördüm kendimi.

-Aslında değil. Sen deniz kenarında hayal ettin kendini. Bu hayalin gerçek oldu ama istediğin şekilde değil. Tıpkı hayat gibi. Hayatta da gerçekleşen hayallerimiz bile tam da hayal ettiğimiz gibi olmaz. O yüzden hiçbir gerçeklik bir düşün yerini tutamaz.

-Anlıyorum.

-Sanmıyorum. Ama hayal kırıkları yaşadıkça anlayacaksın.

-Peki neden deniz kızı olarak resmettin beni ? Bunu da düşünmemiştim.

-Hayal ettiğin yere ulaştığında sen hayaller kurduğun zaman ki sen olmayabilirsin. Hem hayallerin hem sen değişmişsindir. Belki yeni sen seversin burayı belki de aksi olur. Ama her şey kaçınılmaz şekilde değişir.

Haklıydı. Anlamamıştım o an onu. Belki ilerde anlarım. Hayal kırıklıklarım arttıkça. Ama şimdi hayal ettiğim gibi adanın çarşaf gibi denizinin sıcak kumları üzerine vuran güneşin sıcağında güneşleniyorum.

Yorum bırakın