O Koltukta Bir Başına

IMG_2712Ev gerçekten çok mu büyüktü yoksa benim çocuk bedenime mi o kadar büyük geliyordu o yaşlarda ayırt edemezdim.  Şimdilerde geriye baktığımda üç oda bir salon ev büyük sayılsa da saray da değildi sonuçta. Yine de antreden salona açılan iki kanatlı kapının buzlu camlarının ardındaki güçlü aydınlık benim için yeterince ihtişamlı bir davetti.  Tek kişilik üzeri işlemeli iki koltuktan biri her zaman büyük amcama aitti.  Evde misafir olmadığı zamanlarda onun yanında konumlanan diğer koltuğa oturma hakkını kendimde görürdüm.Yalnız başıma iken arkama yaslanıp ayaklarımı sallandırarak oturduğum o koltuğa amcam varken ancak ucuna ilişip bir ayak ucumu parkeye diğerini de yere koyduğum ayağımın üzerine basarak tedirgin bir şekilde otururdum. Biraz rahatladığım zamanlarda ellerimi kolçaklara yaslamaya cesaret eder o zamana kadar parmaklarımı diz kapaklarımın üzerinde tutardım. İki koltuk arasındaki mermer sehpa benim erişebileceğim uzaklıkta olmadığından yemekten sonra gelen çay da meyve de önüme konulan küçük zigon sehpada kendine yer bulurdu

Çay paşa çayından hallice ılık ve bol şekerli, sıcaklığından korkmaz tadına bayılmazdım. Lakin çayın yanında kurabiye geldiyse eğer yere kırıntı dökülecek endişesini taşırdım. Hele meyve halıya düşüp leke yaparsa korkusu yediklerimden haz almamın önündeki en büyük engeldi. Misafir olduğu akşamlarda yerimi gelen misafirlere kaptırdığımda yemek masasının sandalyesine oturup ikramları rahat rahat yemek keyifine varırdım. Öte yandan koltuktan sandalyeye geçince kendimi bir nevi itibar kaybına uğramış hissederdim.  Nerede oturursam oturayım  sorulan sorulara kısa cevaplar vermek dışında dahil olamadığım sohbetleri okulda bir öğretmeni dinler edası ile pür dikkat takip ederdim. Yerimi kaptırdığım misafir ailenin erkeği  ile amcamın sohbetini aradaki mesafeden ötürü duymak için ayrı gayret sarf ederdim. Duvara asılı pastoral yağlı boya tablonun altında konumlanan üçlü koltuktaki hanımların sohbetleri erkeklere göre daha kısık bir sesle devam ederdi.  Tanıdığım birinden bahsedildiğini duyduğum anda bende dikkatimi onlara yöneltirdim.  Misafirlerin benimle akran bir çocuğu varsa biz de yemek masasında sohbet ederdik. Oyun oynamamız için bizi arka odaya göndermeleri benim için istenen bir durum değildi. Ne olursa olsun orada kalmak hep daha cazip geliyordu. Salonun ışıltısı beni büyüler oradan ayrılmak istemezdim. O ışıltının kaynağı salonun ortasında tavandan tüm ihtişamı ile sarkan kristal avizeydi.  Kaç ampul olduğunu hiç öğrenemediğim avizenin kristal taşlarını gerçek mücevher zannedip ışığın kırılarak süzülüşüne güneşmişçesine saygı duyardım. Tüm mobilyalara duvardaki tabloya, yerdeki el yapımı halıya hatta içerde oturan bizlere dahi itibarını veren o avizeydi sanki. Bizi bir arada tutan aile yapan enerjinin kaynağı oymuş gibi gelirdi.  O ışık söndüğünde mi dağıldık yoksa dağıldığımız için mi o ışık söndü hala emin değilim cevabından.

Şimdi büyük bir sitede ama küçük bir evde kendimle baş başa yaşıyorum. Ne büyük bir yemek masam var evimde, ne ihtişamlı koltuklarım. Duvarlarımda sahte de olsa yağlı boya tablolar değil küçük çerçevelere sığdırılmış gitmediğim yerlere ait siyah beyaz fotoğraflar asılı. Tavanda ihtişamlı bir avizem de yok elbette.  Okuma köşemdeki sade berjerimin üzerinden benliğimi aydınlatan bir lambaderin ışığı yetiyor en karanlık gecede. Akşam çaylarının yerini ya bir kadeh içki ya da sert kahveler aldı. Geçmişin kalabalık salonuna uğramadan daha evvel zamanlardan bugüne gelen pikaptaki plaktan yayılan notalar, avizenin kristalinin kırdığı ışık gibi aydınlık bir zaman kırılması yaşatıyor bana. İşte bu odada gece mavisi yalnızlığımı  okuduğum kitapların kahramanlarının benden başka kimsenin duymadığı sesleri ile paylaşıyorum.  Yıllar önce o avizenin ışığı söndüğünde bazen kavuştuğumu bazense mahkum olduğumu düşündüğüm tek başınalık başımın üzerindeki lambaderin ışığı söndüğünde son bulacak.  Karar veremediğim şey ise o ışığın sönmesini isteyip istemediğim.

O Koltukta Bir Başına’ için 3 yanıt

Yorum bırakın