“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti”. Okuduğum ilk Orhan Pamuk romanı bu cümle ile başlıyordu. Bir kitap değil ama okuduğum kitaplar, okuma tutkum benim hayatıma yön verdi. Okudukça bazen gerçeklik algımda sapmalar oluştu ve hayatı bir romanmış gibi gördüğüm sekanslarla yaşar oldum. Pamuk da işte o sekanslarda bana en çok dokunan yazar oldu. Onun yolla, mekanla, eşyalar ve zamanla kurduğu ilişki hayranlıktan öte bir düşünce penceresi açtı bana. O yüzden çoğu insanın gördüğü saplantılı bir aşk ilişkisinin ötesinde eşyalar ve o eşyaların sahibi üzerinden yazılan onlarca hikayenin  hayattaki karşılığını görmeye çalışarak okudum Masumiyet Müzesi’ni.  17 yıl olmuş ben okuyalı. Yirmili yaşlarımın son demlerinde  Müzesini gezeli ise 11 yıl. Otuzlarımın ortası. Ve dizisini izledim kırklarımın yarısını geçince. Üç farklı ben.  Şimdi düşünüyorum da yirmilerimde, otuzlarımda, kırklarımda, romanda, müzede ve ekranda aynı hikaye, aynı eşyalar bana aynı şekilde mi dokunuyor? Elbette hayır. Çünkü bir yolculuk hali hayat. Tıpkı “Yeni Hayat”ta Osman’ın çıktığı yolculuk gibi. “Masumiyet Müzesi” o yolculukta biriktirilen eşyaları gösteriyor bize. Kemal’in Osman’dan farkı yolla değil eşyalarla kurduğu ilişki. Ama bana göre ne Osman ne Kemal tek boyutlu bir anlamlandırmanın ötesine geçemiyor. Asıl derinlik metinleri anlamlandırmayı başaran, arayış ve dönüşümün kahramanı olarak karşımıza çıkan “Kara Kitap”ın Galip’in hikayesinde.

Bir benim içimden geçmiş değildir herhalde terminalde rastgele bir otobüse binip, sırf gitmiş olmak için bir yerlere gitme arzusu. Gidilen ama dönülmeye mecbur olunan şehirlerden bir köşeye atılacak olsa da hatıra bir eşya alıp cebinde çantada taşımıştır herhalde azımsanmayacak kadar çok insan. Ama çok daha azımız bir hikayede bir makalede ya da bunun gibi alelade bir metinde anlam arayışına çıkmıştır zannımca. İşte sırasıyla, “Yeni Hayat” “ Masumiyet Müzesi” ve “Kara Kitap” üç farklı pencere açıyor insana. Pamuk’u başarılı ve özel bir romancı yapan da bunu başarıyor olması.

Ama biz dönelim “Masumiyet Müzesine”. Roman okurken insan genelde kendini o öyküye bir şekilde dahil etmeye çalışır. Kimi zaman karakterler kimi zaman mekanlar ve zaman üzerinden olur bu. Dizi ya da sinema dahil olma sürecini daha kolaylaştırır. Çünkü size bir görselliğin içine çeker. Kendinizi her hangi bir kahramanla özdeşleştirmenizi kolaylaştırır.  Benim gibi romanı okuduktan sonra diziyi izleyecek olursanız satırların hayalinizdeki karşılığı ekrandakiyle örtüşmediğinde  bir eksiklik hissetmeniz normal. Benim zihnimdeki Kemal, Selahattin Paşalı’ya benzemiyordu mesela. Haddimi aşarak oyunculuk eleştirisi yapacak değilim. Ama çok uzun yıllar önce okuyup zihnimin bir köşesine saklanmasına müsaade ettiğim Kemal ekranda gördüğüm Kemal olmayınca bir parça hayal kırıklığı yaşamam da tabi olsa gerek. Öte yandan Füsun için aynı  şeyi söylemem imkansız. Tam tersi Kemal bana ne kadar başkası gibi geldiyse Füsun o kadar Füsun’du. Ne var ki Füsun da aslında okuduğum günden beri İstanbullu bir Anna Karenina idi benim için. Onları iki farklı bedendeki ruh ikizleri gibi gördüğüm için ekrandaki Füsun’u kabullenmem daha kolay oldu. Çünkü ona ait tek bir beden yoktu. Buna rağmen diziye ilişkin asıl sorun da burada ortaya çıktı. Romanda Kemal üzerinden okuduğum şey ile Füsun üzerinden  okuduğum şey birbirinden farklıydı. Romanda görebildiğim bu ikili yapı dizide karşıma çıkmıyor bu da benim için bir eksiklik. Füsun’un penceresinden bakamayınca aşk ve arzu erkeksi kalıyor. Oysa  Füsun, Anna Karenina kadar dev bir karakter olmasa da onun farklı bir sınıftan, modern ve yerel tezahürü gibi. İkisi de aşk üzerinden kendi hayatlarına karşı bir meydan okumaya girişiyor.  Bir şekilde ait olmak zorunda hissettikleri dünyanın duvarlarına arzuları ile dehlizler açma gayretindeler.  O dehlizlerden gördükleri ışık felaketleri olacak olsa da ışıksız kalmayı kabullenmeyecek kadar  cesurlar. Ve asıl pişmanlığın karanlığı kabullenmek olacağının farkındalar.  “Keşke” dememek için cesaret gösteriyorlar. Cesaretin ortaya çıkardığı bencillik ya da tam tersi bencilliğin beslediği cesaret kadın karakterle başka bir öyküye evriliyor.  Füsun üzerinden bunu göremeyince de Kemal ekrana romandakinden daha kötü bir karakter gibi yansıyor. Oysa ikisi romanda birbirlerini temize çekiyor, birbirlerini masumlaştırıyor. Onları, toplumun günahkar olarak gördüğü ama kendilerinin en saf ve temiz hissettikleri bir evrende buluşturan da bu karşılıklık hal oluyor. “Merhamet apartmanı”  Füsun ile Kemal’in birbirlerine merhamet ettikleri, birbirlerinin yaralarına merhem oldukları mekana dönüşüyor. Oysa dizide Kemal’in bir gece tek başına gittiği sahne dışında seviştikleri bir yer olmanın ötesine geçemiyor. Apartmanın adı anlamını yitiriyot.

Sonuç olarak Masumiyet Müzesi romanını okumamış olsam belki daha keyif alacağım bir dizi olurdu. Ama bu haliyle romanın derinliğine ulaşamamış ve okuyucunun bu eksikliği sürekli hissettiği bir yapım olarak kalıyor. Yine de izlemeye değer.

Peki ya Füsun?’ için 2 yanıt

  1. Tayfur Çiçek adlı kullanıcının avatarı

    Ellerine sağlık dostum.

    Ben henüz diziyi izlemedim. Ama kitabını okuduğum hikayelerin filmlerini ya da dizilerini izlemeyi sevmiyorum. Daha doğru bir ifadeyle gelişi muhakkak bir hayal kırıklığının korkusu sarıyor beni. Her ne kadar birbirlerinden oburca beslenseler de sinema ve edebiyat, aynı konuya bambaşka bir bakış açısı ve ifade yöntemi geliştiren sanat dalları. Misal, Yaşar Kemal bozkırdaki bir dikeni sayfalarca anlatabilir. Ama Nuri Bilge Ceylan sayfalarca anlatılabilecek bir küçük görme durumunu, bir dudak bükülmesi ya da göz devrilmesi vasıtasıyla yaklaşık yarım saniyede size izah eder. Yani benim için kitaptan sinemaya giden yol eğer ki kitaba kıymet veriyorsanız, muhakkak hayal kırıklığı durağında son bulur. Bu sebeple de diziyi izlemeyi düşünmüyorum. Kitabı okumamış olsa idim muhakkak izlerdim.

    Ama dizinin tanıtımlarına baktığımda açıkçası iki karakteri oynayan oyuncular da bana pek bir yabancı geldi. Bence Füsun’u oynayan oyuncu fazla güzel. Ama o kadar etkileyici değil. Bence Füsun bu kadar güzel değildi ama Kemal’in aklını yitirtecek kadar etkileyiciydi. Kemal de satır aralarını biraz deştiğinizde pek iyi ve güvenilir bir insan olarak gözükmüyor. Dizide nasıl bilemiyorum. Ama Kemal benim için, parasıyla birlik obsesif arzularının gerçekleşmesi için insanların hayatına kabus gibi çöken biri. Ya da benim içimde bir karanlık var ve Kemal’i oraya hapsediyorum.

     ““Merhamet apartmanı”  Füsun ile Kemal’in birbirlerine merhamet ettikleri, birbirlerinin yaralarına merhem oldukları mekana dönüşüyor. “. Bu tespitin ise gerçekten ufuk açıcı. Olur da diziyi izlersem ya da romanı bir kez daha okursam bu gözle de bakacağım Merhamet apartmanına.

    Bu güzel yazı için teşekkür ederim dostum.

    Saygılarımla

    Tayfur Çiçek

    Beğen

Yorum bırakın