Mehmet için hayat, her sabah sekiz yirmi vapurunun demir almasıyla başlayan bilindik ve güvenli ritimden ibaretti. Rotası çizilmiş, durakları belirlenmişti. Nehir ise o sabah rüzgarda saçlarıyla birlikte savrulan moda dergisinin sayfalarını tutmaya çalışırken, Mehmet’in güvertenin dökme demir tırabazanları gibi sağlam ve dirençli hayatına esen poyrazla birlikte düştü.
Vapur hareket ettiğinde güvertenin soğuğundan telaşla kaçarak kendini içeriye atan kadını gördüğünde Mehmet, onun omuzlarındaki yorgunluğu ilk bakışta fark etmişti. Nehir, gündüzleri görev yaptığı lisenin gri koridorlarında müfredatla boğuşan, akşamları hem tek başına büyütmeye çalıştığı kızının ödevleri ile ilgilenen hem de birlikte yaşadığı annesinin ilaç saatlerini bir nöbetçi titizliğiyle takip eden bir edebiyat öğretmeniydi. Kendiyle baş başa kalabildiği anlarda sessizce yüzleştiği boğucu dünyasında Mehmet’in açacağı bir heyecan penceresi onun nefes almasını sağlayabilirdi.
Her şey kurulmuş bir saat gibi tıkır tıkır işlerken sanki bir zaman kırılması yaşanmışçasına telaşlı ve çekingen bir tebessümle başlayan tanışmalarını takip eden haftalarda Nehir, okul çıkışlarında o ağır “öğretmen” ceketini vestiyere bırakıyor, Mehmet’le kimsenin onları tanımadığı arka sokaklara dalıyordu. Mehmet, Nehir’in her buluşmaya biraz telaşlı, gözlerinde çocuksu parıltıyla gelişini büyük bir aşkın işareti sanıyordu. Kendisi gibi onun da ergenlik çağlarının acemi ve kaçamak sevdalarını yeniden tattığına inandırdı kendini.
Bir akşam, Beyoğlu’nun loş ışıklı bir pasajında, sadece yedi sandalyeli deneysel bir tiyatro oyununa gittiler. Sahneyle aralarında bir nefeslik mesafe varken Nehir, Mehmet’in elini öyle bir sıktı ki; Mehmet bu tutuşun “asla bırakma” demek olduğunu düşündü. Bir teslim oluş ve teslim alış anı yaşandı Mehmet’e göre. Oysa Nehir o an sadece sahnede anlatılan uzak ve hür hayata tutunuyordu.
Tiyatrodan sonra, adını bile bilmedikleri bir barın köşesinde, içinde çarkıfelek meyvesi ve kuzukulağı olan sert kokteylleri denediler. Nehir, bardağın kenarındaki tuzu parmağıyla silerken gülüyordu. “Bu kokteylin tadı,” dedi, gözlerini Mehmet’in gözlerine dikerek, “yasak bir meyveyi gizlice yiyormuşuz gibi, değil mi?” . Mehmet bu cümlenin derin bir aşk itirafı, ruhlarının birbirine mühürlenmesi olduğunu düşündü. Gülümseyerek Nehir’in dudağının kenarına bulaşan köpüğü masadaki peçeteyle sildi. Sonra sevdiği kadının rujunun izi olan peçeteyi katlayıp ceketinin cebine koydu. O romantik bir hülyaya dalarken bilmiyordu ki Nehir, sadece içtiği kokteylin damağında bıraktığı yabancı, geçici ve “yasak” olan o değişiklik hissine aşıktı. Kimi zaman arabada, sinemada ya da ıssız bir sokağın kuytu köşesinde korkuyla karışık öpüşmeleri bile Nehir için hayatın ağırlığından çalınmış birer hürriyet anıydı. Onun için bitmesin der gibi bakardı Mehmet’in gözlerine bazen de fısıldardı usulca.
Mehmet, hiçbir zaman Nehir’i yeni bir sorumlulukla yormak istemedi. Sadece sevildiğini duymak, omuzlarındaki ağır yükü biraz olsun bölüşmek, ona “buradayım” demek istiyordu. Bir akşamüstü, vapurun üst katında İstanbul’un puslu ışıklarına bakarken, Mehmet elini Nehir’in titreyen elinin üzerine koydu. “Nehir,” dedi fısıltıyla, “bu yorgunluğun, bu koşuşturman, kaygıların hayatla kavgaların… Hepsini görüyorum. Sadece bilmeni istiyorum ki, onca yükü tek başına taşımak zorunda değilsin. Ben sadece yanında olmak, seninle bu yükü paylaşmak istiyorum.”
Mehmet, Nehir’in gözlerinde bir huzur beklerken; karşılaştığı tek şey saf bir ürkeklik oldu. Nehir için “paylaşmak”, gerçekliğe ve sorumluluklara geri dönmek demekti. Mehmet’in sevgisi o kadar samimi ve derindi ki, Nehir bu derinlikte boğulacağını hissetti. Çünkü o, Mehmet’i sevmemişti; o sadece Mehmet’in yanındayken büründüğü, her şeyi unuttuğu “bağsızlık” halini sevmişti.
Mehmet’in sevgisinden bahsettiği an, Nehir için büyü bozuldu, hayatına açılan heyecan penceresi sertçe kapandı. Paylaşmak demek, mesuliyet demekti. Ve Nehir’in hayatında yeni bir mesuliyete yer yoktu. O gece vapur iskeleye yanaştığında, Nehir “beni bekliyorlar” diyerek kalabalığın arasına karıştı, arkasına bakmadan hızla uzaklaştı. Mehmet onun her adımında bir an durup arkasına bakar umuduyla bekledi.
Ertesi sabah Mehmet yine aynı vapurdaydı. Cebinden, önceki akşam Nehir’in dudaklarının değdiği peçeteyi çıkardı. Parmaklarını gevşetti ve rüzgarın peçeteyi alıp köpüklere savuruşunu izledi. Nehir’in “yasak meyve” benzetmesi şimdi yerini buluyordu; meyve yenmiş, tadı damakta kalmış ve geriye sadece çekirdeğin sertliği kalmıştı. İkisi de bir düşü paylaşmıştı ama aynı şeyleri görüp farklı hislerle mutlu olmuşlardı. Suçlu ya da hatalı olan yoktu bu öyküde. İkisi de bir mutluluk paydasında buluşmuştu. Bir düşü paylaşmanın bir sonu olmalı diyerek kendi gerçekliklerini seçtiklerinde ise büyü bozulmuştu. Belki bazen hayatın acımasız gerçekliğinde umarsızca düşlere sığınıp uyanmamayı dilemeliydi insan. her şeyin bir sonu olduğu doğru sandığımız bir yanılgıydı. Mutluluklarımızı çalan da bu büyük yanılsamaydı.