Yeni İttifaklar İhtiyacı

Türkiye’de ihale yasasını saymazsak en çok değişen yasalardan biri seçim yasası olsa gerek. Çok partili hayata geçtiğimizden beri neredeyse her seçime yeni bir düzenleme ile girdik. 2018 yılında yapılan düzenleme sonucu partilerin seçim öncesi ittifak yapmalarına olanak tanınmasıyla parti isimleri dışında bir de ittifak isimleri ile tanıştık. Daha  önce de partiler seçimlere ittifak yaparak bir diğerinin çatısı altında girebiliyordu. Ancak bu kez açıkça isimlendirilmiş ittifaklar partiler için çatı olmaya başladı. Bu bize mahsus bir durum değil elbette. Bizdeki uygulamanın iki etkisi söz konusu. İttifak içindeki partiler daha ilkeli bir şekilde uzlaşma yoluna giderken ittifak dışındaki partilere karşı keskin bir cephe alış görülmekte. Siyasi elitler arasında uzlaşı kültürünün ne yazık ki çok gelişmediği ülkemizde, ittifak içinde bir uzlaşının sağlanması çok değerli. Ne var ki bu yapının olumsuz sonucu olarak güçlü bir cepheleşme ortaya çıkmakta. Bu durumda ittifaklar / cepheler arası geçişgenlik ancak ittifak dışında kalan partiler ya da ittifak içindeki küçük partiler üzerinden olabilmekte. 

Okumaya devam et

Boğulmamak İçin

IMG_1571Toplumun yapısı ve toplumsal ilişkiler insanlara karmaşık ve anlaşılması zor gelebilir. Semboller basitleştirici öğeler olarak bireyin anlama ve anlamlandırma ihtiyacını kolaylaştırır. Şerif Mardin, sembolizasyonu yaratan soyutlamaların somut örnekler üzerinden yapıldığını, örneğin jandarma ve polisin devleti sembolize ederek somutlaştırdığını söyler. Ancak semboller toplumun her kesimi için aynı karşılığı bulmaz. Diyanet İşleri Başkanı böyle bir figür olarak düşünülebilir. Farklılık insanları anlamlandırma süreçlerinde yönlendiren duygusal ve bilişsel iki etkene bağlıdır. Bir kavram ya da kişi hakkında sahip olunan organize bilgiyi içeren bilişsel yapı algı çerçevesini oluşturur. Toplumun bir kesimi kendi algı çerçevesini diğer kesimine kabul ettirerek siyasal kontrolü sağlamaya çalışabilir. Ancak bir kesime güven veren sembol/figür diğerine endişe verebilir. Siyaset bu mücadelenin zeminidir. Siyasal seçkinler sembolleri manipüle ederek kitleleri yönlendirmeye ve üzerlerinde kontrol kurmaya çalışır. Kontrol kurduktan sonrada etkilerini güçlendirmek için biz-onlar (Bizim mahalle/Öteki mahalle) ayrımı üzerinden bir siyasal kültür  oluşturmaya çalışırlar. Bu kültür içeride dayanışmayı,  dışarıya karşı kuşku ve endişeyi besler. Sonuç Şerif Mardin’in dediği gibi hoşgörü yokluğudur. Siyaset sahnesine dahil ettiğiniz her öğe ve kavram savaş meydanına ortasına  attığınız bir kurban gibidir.  Sonunda bir uzlaşı sağlansa dahi öne sürülenin yıpranması kaçınılmazdır. Bu nedenle yıpratmak istemediğiniz kavramların mümkün olduğunca bu alanın dışında olması idealdir. Uzlaşı çoğulcu demokrasinin bir ereğidir. Ancak çoğunlukçu demokrasinin böyle bir kaygısı yoktur. Çoğunluğun desteklediği iktidarın ya hep ya hiç mantığı ile tüm kamusal alana hakim olma arzusu bundandır.

Okumaya devam et

Kadın Erkek Eşitliğine Liberal Bir Yaklaşım

Liberal düşüncede cinsiyetten bağımsız bir şekilde güçlü özgürlük vurgusu, kadın erkek eşitliğine ilişkin liberal düşüncenin en hafif tabir ile ürkek davrandığı yanılgısına neden olabilir. Oysa liberalizmin kuramsal olarak ilk şekillendiği dönemlerden itibaren çağının önünde bir cesaretle kadın erkek eşitliğinden yana tavır aldığını görmek mümkündür. Bu bağlamda değerli hocam Ahmet Özcan’ın Türkçe’ye kazandırdığı, J.S. Mill’in  “Kadınların Köleleştirmesi”* kitabını baz alarak bir yaklaşım ortaya koymaya çalışacağım.
 
En kaba hali ile “orman kanunu” ifadesinde karşılık bulan “zor yasası”, yani güçlü olanın hakimiyetine dayalı düzenin insanlığın uygarlaşma tarihine paralel şekilde gelişim gösterdiği inkar edilemez bir hakikattir. Fakat ne kadar uygarlaşırsak uygarlaşalım J.S.Mill’in de ifade ettiği üzere zor yasasının gerçek yaşamda sürgit bir kural olarak varlığını sürdürdüğü de yadsınamaz. Nitekim yasa, şiddet ve iktidar organik bir ilişki içerisindedir. Güce dayalı ilişki manzumesi kendi yasallığını üretir, iktidar da özünde güç olan görünürde yasa olarak tariflenen bu yapıya yaslanır. Burada ifade edilen yasa devletlerin kanun koyucu otoritelerinin yazılı normların ötesinde toplumların içselleştiği yasalara, iktidar ise bir kral ya da yürütme erkinin iktidarın ile sınırlı olmayan aileden toplum geneline hakim olan muktedir / tabii ilişkisine tekabül etmektedir.  Keza toplum varlığı ile özdeşleştirdiği yasa ve iktidar ilişkisini devlete devrettiği ceza mekanizmasından daha şiddetli bir şekilde yaşamın en derin noktalarına sirayet  etmiş bir baskı ağı ile bireyi tutsak alır. Erkeklerin kadınlar üzerinde kurmak istedikleri hakimiyet arzusu da toplumsal kaynaktan beslenir. Bireylerin toplumsal esaret karşısında yeterli araçlardan mahrum oldukları gibi kadınlarda erkek tahakkümüne karşı aynı mahrumiyetten muzdariptir.

Okumaya devam et

Sefaletin Felsefesi*

IMG_8150.JPG

Ekonomik Çelişkiler Sistemi ya da Sefaletin Felsefesi

Tüm ideolojiler ve dinler bir nizam-ı alem arayışının tezahürüdür kanaatimce. Bu düzen bir zekayı gerekli kılıyor. Orijinal metinde bunu zekaya mı yoksa popüler manada üst akla  tekabül eden bir cümle ile mi ifade edilmiş bilmiyorum ancak elimdeki çeviriye göre Proudhon düzeni zeka ile ilişkilendirmiş.

Kadim dünyanın insanları için düzen dünya dışı bir zekayı ifade ederken modernler için daha ziyade dünya içi bir zekanın ifadesidir. Oysa, zeka ister dünya içine isterse de dışına yerleştirilsin, düzen gereği zekayı olumladığımız andan itibaren, düzenin ortaya çıktığı heryerde zekanın varlığını kabul etmeli ya da bütünüyle reddetmeliyiz. (s.18)

Okumaya devam et

Papağan Etkisi

IMG_3292 2

Papağan Çarli

Çenesi düşer bazen insanın. Kelimeler son sürat dökülür ağzından. Cümleler devrilir, düşer, kalkar, çarpar ama bir şekilde akar gider. Beyin arkasında kalır çenenin, akıl anlamını yüklemeden daha sözlerin sırtına, dilin prangasından kurtulup alıp başını gitmişlerdir çoktan uzaklara kelimeler. Hal böyle olunca söyleyen dahi ne demek istediğini bilmiyorken duyan kulaklar kendileri yükler kendi anlamlarını uçuşan sözlere. Artık söyleyenin hükmünden çıkıp, dinleyene teslim etmişlerdir kendilerini. Boş yola çıkan kamyonun yolda kasasını doldurması misali. Öylesine söylediğimiz her sözün acıklı akıbeti.

Acıklı diyorum çünkü, eğri gemi doğru sefer olmaz çoğu zaman. Dinleyen yükünü taşıyamazsa çöker kabus gibi insanın üstüne. Söylenen ile söylenmek istenen farklı olabileceği gibi, anlaşılan ile anlaşılmak istenen de farklı olabilir neticede. İletişimdeki dört benzemez pokerdeki beş benzemezden daha kötüdür her seferinde. Herkes kaybeder, kazanan yoktur ortada.

Okumaya devam et

LDP’ye Oy Ver(e)memek

Liberplus

Liber+ Dergi Son Sayı

Türkiye’nin çok partili hayata geçtiği 21 Temmuz 1946 seçimlerinde sadece iki parti mecliste temsil hakkı kazansa da, Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti dışında dört parti daha seçime katılmıştı. Seçmen karşısında çıkan partilerden birinin adı ise Liberal Demokrat Parti idi[1].  Ancak ne o seçimde ne de ondan sonra herhangi bir seçimde bu ismi taşıyan hiçbir parti % 1 oy oranını dahi yakalayamadı. Benim ilk oyumu kullandığım 1999 seçimleri, günümüzdeki Liberal Demokrat Parti’nin de hem ilk seçimi hem de en yüksek oy oranına ulaştığı seçim olarak tarihe geçti.  Ne var ki parti o dönem, Bağış Erten’in ifadesi ile 2002 seçimlerine kadar  Türk siyasi hayatında “cürmünden” daha fazla yer işgal etmiş ve vurgulu, agresif ve fakat ekletik ve yer yer abartılı bir söylemi toplum nezdinde açıkça savunmasıyla öne çıkmış bir lider partisi[2]olarak kaldı.  2002’de yaşadığı/yaşattığı hayal kırıklığında sonra  dağılma noktasına geldiğinde boyundan büyük etkinliğini de yitiriyordu. Takip eden hiçbir seçimde, tüm seçim bölgelerinde seçimlere katılabilecek aday sayısına dahi ulaşamadı. Zaten az olan oyu gün be gün eridi. Sosyal medyanın gücüyle ile son yıllarda kıpırdanan parti tarihinde ilk kez belediye meclis üyelikleri hatta belediye başkanlığı kazandı. Cem Toker liderliğinde girdiği son genel seçim olan  2015’de ilk kez oyunda artış gösterdi ancak aldığı oy 30 000’e bile ulaşamadı. Nihayet 24 Haziran 2018 seçimlerinde, Yargıtay kararı nedeniyle pusulada kendine yer bulamadı

Okumaya devam et

Hava Bedava (Şimdilik)

Bizim evin karşısında, sokağın hemen köşesinde bir çeşme vardı, Alman çeşmesi dediklerinden.  Eve girmeye üşendiğimizde susuzluğumuzu gidermek için ağzımızı dayayıp kana kana su içebileceğimiz bir musluk bulurduk illa ki her mahallede. Su şişeye ya yazın buzdolabına konmak için girerdi ya da uzun yola gidiliyorsa ihtiyaten çantada taşınsın diye. Suya verilen paraysa aydan aya gelen faturadan ibaretti o yıllarda. Yoksa içmek için ayrıca suya para mı verilirdi? Okumaya devam et

Demokrasi Kutsal Değildir. (Demokrasi Üzerine Yazılar -1-)

IMG_0272.JPGSon söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Demokrasi kutsal değildir. Olmadığı gibi de kutsiyet zırhına büründürülmesi ona en büyük zararı verir.  Kutsallığın,  kaynağı inanca göre Tanrı, toplum yahut bireydir. İnsan hayatı, üçü içinde kutsal olduğundan evrenseldir.  Ancak Demokrasi Tanrısal değildir, toplumdan topluma çeşitlilik gösterir ve her birey tarafından farklı yorumlanabilir. Bu durumda  evrenselliği dahi kuşku götürür.

Demokrasinin doğduğu eski Yunan’da, yurttaşların kendilerini tümüyle kamu hizmetine adamaları sözkonusuydu. Savaşta kanını, barışta zamanını Devlete verirdi. Bu formülün gerektirdiği siyasi katılım derecesi o denli yüksekti ki, siyasal şişkinlik ekonomik zayıflığa yol açıyordu.  Bu sebeple Aristotales insanı siyasal bir hayvan olarak niteler. Bireysel özgürlüklerin gelişmesi bunun çok değiştirmedi aslında.   Demokrasi dünya genelinde hakimiyetini ilan ettiği yirminci yüzyılda yeknesak bir tanımlamaya sahip olmamakla beraber lafzi bir kutsallığa erişti. Artık Demokrasi  Nomina Numina, Tanrısal bir isim statüsüne erişti.

Okumaya devam et

Ölü Canlar, Diri Canlar, Erdemli İnsanlar.

IMG_5866“Bana nedenini soruyorsunuz; işte nedeni: Sizden can satın almak istiyorum….” dedi ve sonra tereddütlü bir tavırla sustu.

Manilof:

“Fakat izninizle sorayım… Siz köylü satın alacaksınız. Ama arazili mi yoksa arazisiz mi ? dedi.

Çiçikof:

“Benim istediğim canlar değil… Ben.. Ölmüşleri istiyorum…” yanıtını verdi

“Nasıl ? Afedersiniz… Kulağım biraz ağır işitir… Garip bir söz işitir gibi oldum…”

Pavel İvanoviç:

“Son nüfus sayımına göre hala sağ zannedilmekte olan canları almak istiyorum..” dedi.

Manilof’un piposu yere düştü; ağzı açıldı ve taş kesilmiş gibi bir durumda donup kaldı.[1]  Okumaya devam et

Fanatiğim Bende Sonuçta

fullsizeoutput_572

Beşiktaş Müze

Ben kendimi fanatik bilirdim. Oysa ne kadar da naifmiş benim sevişlerim. İnönü’de yeni açıkta ilk suyu yediğimde alnımın çatısına, “atmayın lan sahaya” diye bağırıyordum. “Lan” dememe kızdılar sanmıştım ilk anda, oysa öfke kelimelerime değilmiş yanılmışım.  Esasında ne ben onları anladım ne de onlar benim “sonucun değil, Beşiktaş’ın sevdalısıyım” deyişimi. Yine de isyankar tezahuratlarda buluştuk her defasında.

Beceriksizliklerine kızsam da sahadakilerin, içimdeki isyan ya haksızlığa oldu, ya ruhsuzluğa. Sövdüğümde eril küfürlerde çıktı ağzımdan rakibe.  Kirlenen oyunda bende aldım o kirden nasibimi sonuçta.  Kirlenmek güzeldir güzel olmasın da, o bile kararınca. Kolay temizlenemiyor insan, afedersiniz,  boğazına kadar boka batınca.

Okumaya devam et