Sonbaharın başında panayırı beklerdik dört gözle çocukluğumda. Köylü hasadını yapıp mahsulünü satınca büyük bir pazar kurulurdu dört gün boyunca. Pazar kısmı değil de senede bir kez gördüğümüz lunapark ilgimizi çekerdi bizim. Yaş biraz atıp ergenliğe ulaşınca halka tezgahları, langırt masaları, havalı tüfek atışları daha cazip hale gelirdi. Benim küçük dünyamın büyük şenliğinin esasında hiç de büyük olmadığını büyük bir şehre yolum düşünce anladım. Bizim yılda bir kez gördüğümüz panayır tezgahları şehrin semt pazarları ayarındaymış meğer. Ama bizi mutlu eden ruhumuzu saran şenlik havasıydı sanırım. Günler öncesinden yapılan hazırlıklarla dört gözle beklediğimizi kalabalıklar. Gündüzden geceye uzanan eğlence iklimi. Alışık olmadığımız kadar aydınlık gecelerde kaset çalarlardan yükselen müzik sesleri.
Günlük
Hat 44
Otobüs durağa yanaşırken bir hareketlilik oldu bekleyenler arasında. Çok kişi yoktu aslında son seferin yolunu gözleyen. Benle beraber üç dört kişi daha katıldı şehrin en uzun hattının geri dönüşü olmayan yolculuğuna. Gündüz olsa kapısında itiş kakış olacak uzun körüklü otobüsten içeri sırayla ve nezaketle adım attık birer birer. Kasım ayazında sıcağı görür görmez buğulanacağını bildiğim gözlüklerimi çıkarmıştım daha ilk basamağa ayağımı bastığımda. Gözlüksüz de olsa görebildim hepimiz gibi şoförün de yüzüne çöken biten günün yorgunluğunu. Kalabalık zamanların alışkanlığı hızlı adımlarla ilerledim körüğün olduğu kısma. Koltuklardan ziyade aradaki demirin üzerine bir kuş gibi tüneyerek gitmek absürt bir keyifti benim için. Ama şimdi boş meşin koltuklardan birini kestirdim gözüme. Derisi kenarından hafif yırtılmış ve belli ki üzerinde taşıdıkları tarafından bir yarayı kaşır gibi kaşınarak hırpalanmış cam kenarı tekli bir koltuğa yerleştim. Ayaklarımı sıcak kalorifere yaslarken iyice, başımı da soğuk cama dayadım usulca. Uyumak ya da uyur gibi yapmak için kapamaksızın gözkapaklarımı, yağmurun iz bıraktığı pencerenin ötesine diktim gözlerimi. Şehrin merkezindeki boşalmış sokaklardaki dükkanların vitrinlerinin ışıkları yanıyordu hala. Umarsızca ardımızda bıraktık her birini. Ve şehirlerarası bir yolcuğa çıkmışız gibi geniş asfalta doğru ilerlerken son kavşağı bıraktık ardımızda.
Kırçıl Yün Ceket
Tatlı bir serinlik var dışarıda. Hafiften ısıran bir ayaz. Ama güneş parlıyor hala bulutsuz mavi gökte. Kahverengi, kırçıl yün bir ceket sırtımda, kadife pantolonum, bordo kazağım. Boğazlı giymek için erken ama yakışmış mevsimin modasına. İki elim ceplerimde, yokuş yukarı çıkıyor adımlarım kalabalıklar arasında. Bir aralıktan boynunu uzatmış tabelanın davetine uyup, arnavut kaldırımlarla döşenmiş eski sokağa giriyorum. Caddedeki beton yığınlarının ardına kendini gizlemiş ahşap binanın gıcırdayan basamaklarını tırmanarak ikinci kattaki kelepir kitapçıya atıyorum kendimi. El değmiş, sararmış, yıpranmış, kirli kitaplar ucuz fiyatlarla raflarda. Ortada büyükçe bir masa üstü yine kitap dolu. Genç bir çift köşede fısıl fısıl konuşuyor, kız elindeki kitabın sayfalarını çeviriyor, oğlan gözlüklerinin ardından bakıyor. Saçlarını at kuyruğu bağlamış krem rengi kaşe kabanlı başka bir kız başı önünde çıkarken kapıdan, deri montlu uzun boylu delikanlı ona bakarak giriyor içeri. Kasada oturan kemik çerçeveli gözlük takan kadın okuduğu kitaptan başını kaldırıp gülümsüyor oğlana. Müzik değişiyor o anda piyano sesinin yerini saksafon melodisi alıyor. Ben raflara dönüyorum ne aradığımı bilmeden. Parmak uçlarımı değdiriyorum kitaplarının sırtına. Güzel bir tende dolaşmanın hazzını hissediyorum. Arada birini çekip diğerlerinin arasından sayfalarını kokluyorum. Rastgele cümlelerle göz göze geliyor, uzun uzun bakışıyorum. Bir nevi flört ediyorum. Kayboluveriyorum kitaplar arasında, sevgilinin koynunda kaybolurcasına. Okumaya devam et