Saat gece yarısına geliyordu aynanın karşısına geçtiğinde. Solgun, yorgun ve umutsuz kendini seyretti bir süre. Sıkıntıyla ısırdı dudaklarını. Hazdan yoksun bir sızı duydu. Derin bir nefes çekti burnundan. Kırmızı rujuna uzandı eli. İtinayla sürdü, merhem gibi az evvel acıttığı dudaklarına. Mühür gibi iz bıraksın isterdi öpüşleri sevdiğinin dudağında. Dilini gezdirdi sonra, tadı aşkının lezzetine layık olsun diye harmanlayarak hislerinin ıslaklığıyla. Kanı karışmıştı bir damla da olsa kızıllığa. Yavaş yavaş çevirerek kapatırken rujunu, gözleri takılı kaldı aynaya yansıyan alev rengi yakıcılığına. Acelesi olmadığının farkındaydı. Bir yere yetişmeyecekti, bekleyen hep bekliyordu onu nasılsa. Gülmeyi denedi. Yarım kaldı tebessümü. Allığına uzandı. Can vermek için yanaklarına onları da kanlandırdı yavaş yavaş. Fırçasını sanki bir el okşarmış gibi gezdirdi yanağında. O el onun eli olsun istedi içinden. Düşledi usul usul değdiğini parmak uçlarının şefkatle. Aynı sakinlikle bıraktı sonra elinden fırçayı. Biraz daha seyretti kendini. Kalemi değdirirken göz kapaklarına mektup yazar gibiydi uzaktaki sevgiliye. Cevapsız bıraktığı mektupların hecelerini işliyordu gözlerine. Bakanı içine çeken gözlerinin anlamına derinlik kattı böylece. Siyah bir girdap gibi kendine çekiyordu gözleri sevdalı bakışları. Herkes maviye hayranken o mavide saklı karanlığı gösteriyordu gönül gözünü açıp bakmasını bilene. Rimelini sürdü kirpiklerine, Eros’un oklarını özenle dizdiği gibi. Her kırpışında saplanacağını biliyordu onun için atan o kalbe. Saçlarını topladığı lastik tokayı çıkardı. Önce bir savurdu hafiften. Sonra fırça ile düzeltti. Her teli kıvrım kıvrım bağlıyordu sanki dokunan eli kendine. Kabından çıkardı gözlüğünü, o yakıştırmasa da kendine, yakıştığına inanan biri vardı nasılsa. Tacını takan prenses gibi yerleştirdi yüzüne. Bir kez daha baktı aynaya. Artık eksiksizdi gülümseyişi.
Okumaya devam et →