Yazmak

Yazmak,

istikameti meçhul bir yolculuk halidir.

El değildir yön veren kaleme ekseriyetle kalem sürükler eli, aklı ve de kalbi peşinde.

Çok vakit çıkılan nafile bir seferin ayak izleridir kağıda düşen.

Bazen aşkı umar yolcu, bazen Hakk’ı ya da hürriyeti fani dünyanın zindanlarından.

Hatta belki de işin aslı, varmak bile değildir emeli hiçbir menzile, aramak sadece aramak.

Bulmayı dahi dilemeksizin yolda biçare kaybolmak.

Makyaj Masası…

2821eea5-1a50-456e-887e-802b3ddcc4cfSaat gece yarısına geliyordu aynanın karşısına geçtiğinde. Solgun, yorgun ve umutsuz kendini seyretti bir süre. Sıkıntıyla ısırdı dudaklarını. Hazdan yoksun bir sızı duydu. Derin bir nefes çekti burnundan. Kırmızı rujuna uzandı eli. İtinayla sürdü, merhem gibi az evvel acıttığı dudaklarına. Mühür gibi iz bıraksın isterdi öpüşleri sevdiğinin dudağında. Dilini gezdirdi sonra, tadı aşkının lezzetine layık olsun diye harmanlayarak hislerinin ıslaklığıyla. Kanı karışmıştı bir damla da olsa kızıllığa. Yavaş yavaş çevirerek kapatırken rujunu, gözleri takılı kaldı aynaya yansıyan alev rengi yakıcılığına. Acelesi olmadığının farkındaydı. Bir yere yetişmeyecekti, bekleyen hep bekliyordu onu nasılsa. Gülmeyi denedi. Yarım kaldı tebessümü. Allığına uzandı. Can vermek için yanaklarına onları da kanlandırdı yavaş yavaş. Fırçasını sanki bir el okşarmış gibi gezdirdi yanağında. O el onun eli olsun istedi içinden. Düşledi usul usul değdiğini parmak uçlarının şefkatle. Aynı sakinlikle bıraktı sonra elinden fırçayı. Biraz daha seyretti kendini. Kalemi değdirirken göz kapaklarına mektup yazar gibiydi uzaktaki sevgiliye. Cevapsız bıraktığı mektupların hecelerini işliyordu gözlerine. Bakanı içine çeken gözlerinin anlamına derinlik kattı böylece. Siyah bir girdap gibi kendine çekiyordu gözleri sevdalı bakışları. Herkes maviye hayranken o mavide saklı karanlığı gösteriyordu gönül gözünü açıp bakmasını bilene. Rimelini sürdü kirpiklerine, Eros’un oklarını özenle dizdiği gibi. Her kırpışında saplanacağını biliyordu onun için atan o kalbe. Saçlarını topladığı lastik tokayı çıkardı. Önce bir savurdu hafiften. Sonra fırça ile düzeltti. Her teli kıvrım kıvrım bağlıyordu sanki dokunan eli kendine. Kabından çıkardı gözlüğünü, o yakıştırmasa da kendine, yakıştığına inanan biri vardı nasılsa. Tacını takan prenses gibi yerleştirdi yüzüne. Bir kez daha baktı aynaya. Artık eksiksizdi gülümseyişi.

Okumaya devam et

Hiç Gelmeyecek O Telefon

cep_telefonunuzu_yatak_odasina_sokmayin_1453197380_2521Bulutsuz gecede bir yıldız kaysın diye umarak kaldırdı kadehini gökyüzüne. Dilek dileyebilmek için dahi bir dileğinin gerçek olması gerekti. Güldü kendi çaresizliğine. Saat gece yarısını geçmişti. Son yudumunu alıp balkondan yatak odasına geçti. Oturdu yatağına, bir süre bekledi. Pakette kalan dört dal sigaradan birini yaktı. “Bak görürsün ağzımdaki sigara bitmeden arayacak” diye teskin etti kendini.  Dördünü de içti ağır ağır yine arayan olmadı. Sonuncusunun izmaritini engel olamadığı bir hiddetle bastırırken küllüğe “zaten nefret eder sigaradan, benimki de saçmalık” diye söylendi kendi kendine. “Uyumalıyım. Unutmalıyım. Unuttu. Uyudu.”  Ağır ağır ağzından dökülen, cümlesiz kelimelerdi.  Sustu sonra, telefonun şarjına baktı, daha yarı bile değildi. Ne olur ne olmaz diyerek prize takıp koydu yanındaki boş yastığa. Gece lambasını söndürüp, telefonun ışığının azalarak kaybolmasını seyretti. Karanlığı farkettiğinde yeniden uzandı ve bu kez sesini kontrol etti açık mı diye. Sonuna kadar açtı ararsa duymamaktan korkarak. Yeniden izledi ekranın kararmasını. Usul usul kapandı gözleri. Uyku ile uyanıklık arasında birkaç dakika geçirdi. Birden açtı gözlerini hızla uzandı telefona. Kaçırdığı cevapsız bir çağrı ya da görmediği bir mesaj var mı diye. Saatini farketti, son baktığının üzerinden beş dakika bile geçmemişti. Yine sönerken parlayan ekran, çaresizce aramasından ümiti kesip uyuyabilmeyi ümit etti.

Okumaya devam et

Ay’a Mektup

IMG_4342

Mektup

Sevdalı Ay’

Bir akşam üstü posta kutumda bulmuştum mektubunu, faturaların arasında. Adresimi nereden bulduğunu, neden beni seçtiğini bilmiyorum hala. Bir kez olsun da sormadım sana. Yazdığın her satıra sorgusuz inandığımdan, hiç tanışmadığımızı söylemen yetti bana. “İyi ki” dedim bıraktım orada. Hatta öyle ki zarfın köşesine gönderici olarak adının ilk hecesini yazdığını düşünmeden, Ay’dan geldiğine mektubunun hazırdım inanmaya. İçinden çıkan şiirdeki gibi ay ışığının altında, dalga seslerini duyarak okudum defalarca. Sonuna düştüğün o uzak adresteki posta kutusuna cevap göndermek artık farzdı boynuma. Bir kenara itip masamdaki bilgisayarımı, tıpkı senin yaptığın gibi beyaz bir kağıda dolma kalemle işledim sözcüklerimi. O zamana dek çirkin ve okunaksız bulduğum el yazım, nakış gibi geldi gözüme. Tek sayfa israf etmeksizin, tek seferde hatasız ve hesapsızca kuruldu cümlelerim ardı ardına. Benden başka kimsenin duymadığını bildiğim melodiyle, bir başıma dansa başlamıştım mürekkep izlerinde. Sabah heyecanla postaneye koşuşum, yazacağın cevapla dansıma eşlik edip etmeyeceğine olan merakımdandı aslında.

Okumaya devam et

Yalan Hayaller

Kadıköy İskele

Kadıköy İskele

Hayaller insanın kendine söylediği yalanlardan ibarettir derdi amcam. Babamda yalanlar peşinde heder etmişti hayatını ona göre.  Benim de onun gibi olmamam gerektiğini nasihatledi ergenliğim boyunca. Okumak yetmezdi onun için, birinci olmalıydım sınıfta, arkadaşım dediğim herkes rakibimdi aslında. Onlardan bir soru dahi fazla yaparsam değişebilirdi hayatımın akışı. Boş beleş düşlerle harcamaktansa ömrümü, iyi bir üniversitenin para eder bir bölümünü bitirip biran evvel ailemin sorumluluğunu üstlenmem gerekiyordu. Para ederden kastı iş bulabilmenin kolay olmasıydı ona göre. Annemle ben ona emanettik ama yetişkin bir erkek emaneten sürdüremezdi ömrünü. Hayatını kazanmak deyiminin anlamı buydu, kimseye muhtaç olmamak, minnet etmemek.  Tıp fakültesini bitirdiğimde hiç görmediğim kadar rahatlamış görmüştüm onu. Üstündeki yükten kurtulduğu için sanmıştım ilk anda ama onu rahatlatan bir görev olarak bildiği beni yetiştirme işini başarıyla tamamlamış olmasıydı. Ben fakülteden mezun olup Doktor unvanını alırken, o da önemli bir vazifeyi yüz akıyla başarmış oluyordu. Hayatta zaten onlarca vazifenin birleşmesinden müteşekkildi.  Yoksa bir gün dahi ayrı görmedi beni kendi çocuklarından, annemi de özkardeşinden.

 

Okumaya devam et

Beklemek.

Kapı.JPG

Kapı

Asansörün düğmesine bastı önce. Sonra vazgeçti beklemekten gelmesini. Dört kat yürümeyi tercih etti merdivenlerden. Acele etmeksizin tırmandı basamakları.  Kapının önündeki paspasın bozulmuş simetrisini düzeltti ayağıyla, kapıyı çalmadan önce. Zile dokundu usulca. Yavaş basarsa sesi daha yumuşak çıkacakmış sandı ama öyle olmadı elbette. Yüksek tonda, sevmediği, sevmediği için de alışmadığı 12 saniyelik kesintisiz iğrenç melodiyi duymak zorunda kaldı. Kapı açılmayınca bir kez daha aynı sesi duymak istemediğinden işaret ve orta parmağının sırtını kullanarak nazikçe tıklattı kapıyı. O berbat ve gürültülü zili duymayan birinin bu nazik tıkırtıyı duymasına imkan yoktu oysa. Son bir kez daha dokunmaya karar verdi zile her şeye rağmen. Yine 12 saniyelik işkenceye tahammül etmek zorunda kaldı kulakları.  Sonuç değişmedi açılmadı kapı. Telefonunu çıkardı pantolonun cebinden. Aradı bu kez. Tek çalışta açıldı telefon,

Okumaya devam et

Bir Umuttur Yaşatan İnsanı

masa 2.JPG

Gece ve Masa

Öğrenci tayfasının eksiksiz kampüste olduğu yegane dönemdi şenlik zamanları. Derse yetişmekten ziyade konserlere yetişmekti kaygımız. Bulutsuz günlerimize olan özlemimizi dindirmek için, kavrulma  pahasına da olsa güneşin altında, erkenden yer tutardık konser alanında. Ama o zamanlar hissettiğimiz hiçbir özlem, o günlere şimdi duyduğumuz özlem kadar büyük değildi. Onca kalabalık içinde sanki bir başımızaymışcasına bağırıyorduk avazımız çıktığınca “Her nefes alışımız bayramdı”. Daha yirmi olmamışken yaşlarımız ve damarlarımızdaki kan deli deli akarken, bize hergün bayramdı nasıl olsa.
Bekledik, elimize sazımızı alacağımız günleri ne de olsa bir umuttu yaşatan insanı o günlerde de tıpkı şimdi ki gibi. Fark edemedik asıl o çağlarda kendi türkümüzü çalabildiğimizi, büyüdükçe başkalarının şarkılarında ara nağme olmaya mahkum olacağımızı. Çayın suyu boyunu aşmadan, boyumuzu aşan işlere kalkıştık çok defa, alıp alıp boyumuzun ölçüsünü, yitirdik cesaretimizi, olgunlaştık yalanıyla kandırdık kendimizi.

Okumaya devam et

Kırmızı Kar

2272850950_c3f8386999_o

Kırmızı Kar

Test çözmeye ara verip kalktı yerinden Yağız. Dikilip pencerenin kenarına başını yasladı soğuk cama. Yağan karı izlerken ne kapının tıklamasını duydu ne de usulca içeri giren anneannesini farketti. Beyaza bürünen yollara bakıp iç çekti derinden. Elinde tepsiyle odanın kapısından süzülen yaşlı kadın gördü onun hüzünlü halini. Torununun ders çalıştığı masaya bıraktı tepsideki çayı ve fırından yeni çıkardığı kurabiyeleri. Arkasından yaklaşıp sarıldı omzuna.

–  Hala kardan adam yapmadın dedenle bana. Ne o küçük bey büyüdün mü yoksa artık kardan adam yapmak için.

– Büyüdüm anneanne. Büyürken de hep beyaz yağdı kar. Hiç kırmızı yağmadı.

Kederli bir şaşkınlığa düştü anneanne. Baktı yüzüne buğulu gözlerle torununun. Yağız devam etti.

Okumaya devam et

Değerli Yalnızlığım

IMG_1954

Bratislava

Alışık değilim sokakları bu kadar boş görmeye. Az evvel yanaşan ilk vapurdan inen bir avuç insandan biriyim ben de. Her seferinde daha adımımı atar atmaz iskeleden, ardımdaki kalabalıkla karışmadan, üzerime üzerime akan insan seli yok bu sabah. Uzaklara gitmeye de gerek yok kaçmak için herşeyden, gün daha yeni ağarmışken bir Pazar sabahı, kalabalık bildiği semtlerin en işlek caddelerinde bile kalabilir insan bir başına. Tabii bunun için evvela vazgeçmeli tatlı uykusundan, sıcak yatağından ve en önemlisi yanında uyuduğu kadından  yahut adamdan.

Okumaya devam et

Yalanlar Vurur Kahramanları

IMG_3243.JPGYine  çekilmez trafiğin ortasında kaldı okul servisi. Gitmeyen değil gidemeyen araçlar neden birbirlerine korna çalar anlamıyorum. Kulağımda kulaklık, hemen hergün gördüğüm arabaları, arabaların içinde tanımadığım ancak aşina olduğum insanları izliyorum. İki  öndeki lüks arabanın arka koltuğundaki kız, öbür liseden mesela. Şoförü sanırım arabayı kullanan. Onun önünde iki şeridi ortalayan siyah arabanın plakası DR, sahibi doktordur muhtemelen babam gibi. Ama bir saniye babamın arabası bu, inen de babam zaten.

Okumaya devam et