Kırçıl Yün Ceket

        KelepirTatlı bir serinlik var dışarıda. Hafiften ısıran bir ayaz. Ama güneş parlıyor hala bulutsuz mavi gökte. Kahverengi, kırçıl yün bir ceket sırtımda, kadife pantolonum, bordo kazağım. Boğazlı giymek için erken ama yakışmış mevsimin modasına. İki elim ceplerimde, yokuş yukarı çıkıyor adımlarım kalabalıklar arasında. Bir aralıktan boynunu uzatmış tabelanın davetine uyup, arnavut kaldırımlarla döşenmiş eski sokağa giriyorum. Caddedeki beton yığınlarının ardına kendini gizlemiş ahşap binanın gıcırdayan basamaklarını tırmanarak ikinci kattaki kelepir kitapçıya atıyorum kendimi. El değmiş, sararmış, yıpranmış, kirli kitaplar ucuz fiyatlarla raflarda. Ortada büyükçe bir masa üstü yine kitap dolu.  Genç bir çift köşede fısıl fısıl konuşuyor, kız elindeki kitabın sayfalarını çeviriyor, oğlan gözlüklerinin ardından bakıyor.  Saçlarını at kuyruğu bağlamış krem rengi kaşe kabanlı başka bir kız başı önünde çıkarken kapıdan,  deri montlu uzun boylu delikanlı ona bakarak giriyor içeri. Kasada oturan kemik çerçeveli gözlük takan kadın okuduğu kitaptan başını kaldırıp gülümsüyor oğlana.  Müzik değişiyor o anda piyano sesinin yerini saksafon melodisi alıyor. Ben raflara dönüyorum ne aradığımı bilmeden. Parmak uçlarımı değdiriyorum kitaplarının sırtına. Güzel bir tende dolaşmanın hazzını hissediyorum. Arada birini çekip diğerlerinin arasından sayfalarını kokluyorum. Rastgele cümlelerle göz göze geliyor, uzun uzun bakışıyorum. Bir nevi flört ediyorum. Kayboluveriyorum kitaplar arasında, sevgilinin koynunda kaybolurcasına. Okumaya devam et

Yeni İttifaklar İhtiyacı

Türkiye’de ihale yasasını saymazsak en çok değişen yasalardan biri seçim yasası olsa gerek. Çok partili hayata geçtiğimizden beri neredeyse her seçime yeni bir düzenleme ile girdik. 2018 yılında yapılan düzenleme sonucu partilerin seçim öncesi ittifak yapmalarına olanak tanınmasıyla parti isimleri dışında bir de ittifak isimleri ile tanıştık. Daha  önce de partiler seçimlere ittifak yaparak bir diğerinin çatısı altında girebiliyordu. Ancak bu kez açıkça isimlendirilmiş ittifaklar partiler için çatı olmaya başladı. Bu bize mahsus bir durum değil elbette. Bizdeki uygulamanın iki etkisi söz konusu. İttifak içindeki partiler daha ilkeli bir şekilde uzlaşma yoluna giderken ittifak dışındaki partilere karşı keskin bir cephe alış görülmekte. Siyasi elitler arasında uzlaşı kültürünün ne yazık ki çok gelişmediği ülkemizde, ittifak içinde bir uzlaşının sağlanması çok değerli. Ne var ki bu yapının olumsuz sonucu olarak güçlü bir cepheleşme ortaya çıkmakta. Bu durumda ittifaklar / cepheler arası geçişgenlik ancak ittifak dışında kalan partiler ya da ittifak içindeki küçük partiler üzerinden olabilmekte. 

Okumaya devam et

Büyük Yatırım

IMG_1815___GalleryEdebiyat öğretmeni Fethi Beyin o gün öğleden sonra dersi yoktu. Bankaya gideceğini söyleyerek ayrıldı okuldan. Okulun iki sokak ötesinde, maaşlarının yattığı banka şubesine girdiğinde güvenlik görevlisi tebessümle karşıladı onu. Müşteri temsilcisinin masasını yöneldi hemen.

 

– Hocam hoş geldiniz, buyrun.

– Hoş bulduk Erkan bey. Teşekkür ederim. Okumaya devam et

Boğulmamak İçin

IMG_1571Toplumun yapısı ve toplumsal ilişkiler insanlara karmaşık ve anlaşılması zor gelebilir. Semboller basitleştirici öğeler olarak bireyin anlama ve anlamlandırma ihtiyacını kolaylaştırır. Şerif Mardin, sembolizasyonu yaratan soyutlamaların somut örnekler üzerinden yapıldığını, örneğin jandarma ve polisin devleti sembolize ederek somutlaştırdığını söyler. Ancak semboller toplumun her kesimi için aynı karşılığı bulmaz. Diyanet İşleri Başkanı böyle bir figür olarak düşünülebilir. Farklılık insanları anlamlandırma süreçlerinde yönlendiren duygusal ve bilişsel iki etkene bağlıdır. Bir kavram ya da kişi hakkında sahip olunan organize bilgiyi içeren bilişsel yapı algı çerçevesini oluşturur. Toplumun bir kesimi kendi algı çerçevesini diğer kesimine kabul ettirerek siyasal kontrolü sağlamaya çalışabilir. Ancak bir kesime güven veren sembol/figür diğerine endişe verebilir. Siyaset bu mücadelenin zeminidir. Siyasal seçkinler sembolleri manipüle ederek kitleleri yönlendirmeye ve üzerlerinde kontrol kurmaya çalışır. Kontrol kurduktan sonrada etkilerini güçlendirmek için biz-onlar (Bizim mahalle/Öteki mahalle) ayrımı üzerinden bir siyasal kültür  oluşturmaya çalışırlar. Bu kültür içeride dayanışmayı,  dışarıya karşı kuşku ve endişeyi besler. Sonuç Şerif Mardin’in dediği gibi hoşgörü yokluğudur. Siyaset sahnesine dahil ettiğiniz her öğe ve kavram savaş meydanına ortasına  attığınız bir kurban gibidir.  Sonunda bir uzlaşı sağlansa dahi öne sürülenin yıpranması kaçınılmazdır. Bu nedenle yıpratmak istemediğiniz kavramların mümkün olduğunca bu alanın dışında olması idealdir. Uzlaşı çoğulcu demokrasinin bir ereğidir. Ancak çoğunlukçu demokrasinin böyle bir kaygısı yoktur. Çoğunluğun desteklediği iktidarın ya hep ya hiç mantığı ile tüm kamusal alana hakim olma arzusu bundandır.

Okumaya devam et

Genç

21827115-sad-young-man-sitting-in-the-autumn-park-with-hidden-face 2Akşamüstleri yürümeyi sevdiğim bir park var bizim orada. Ağaçlar arasında güzel bir yürüyüş parkuru da var içinde. Bir kaç akşam önce genç bir adam gördüm o parkurun hemen kenarında. Ben ilk kez gördüm ama belki de nicedir geliyor oralara. Çökmüş bir kaldırım taşının üzerine önünden geçip gidiyor insanlar. Bir yüzünü kapatıyor elleriyle bir kulaklarını. Dudakları oynuyor ama bir şey duyulmuyor. Ağaçlara mı fısıldıyor, gelip geçenlere mi bir şey söylüyor anlaşılmıyor. Kulaklıkla geçenler duymuyor bile mırıldamasını. Duyanlarsa umursamıyor zaten. En fazla şöyle bir uzaktan süzüyor kimisi. Acıyanımız da oluyor aramızda tinerci diye korkanımız da. Anlayanımız ise çıkmıyor. Anladığımdan yazmıyorum ben de bu satırları. Sormadım ki “nen var” diye. Çekindiğimden  değil sormaya, umursamadığımdan.  İki adım ötesinde bir kaç dakika durup bakmaktan öteye geçmedi zaten alakam ona. Onca dert arasında yer bulamadı o akşam kendine, ben de döndüm geldim evime.

Okumaya devam et

Kadın Erkek Eşitliğine Liberal Bir Yaklaşım

Liberal düşüncede cinsiyetten bağımsız bir şekilde güçlü özgürlük vurgusu, kadın erkek eşitliğine ilişkin liberal düşüncenin en hafif tabir ile ürkek davrandığı yanılgısına neden olabilir. Oysa liberalizmin kuramsal olarak ilk şekillendiği dönemlerden itibaren çağının önünde bir cesaretle kadın erkek eşitliğinden yana tavır aldığını görmek mümkündür. Bu bağlamda değerli hocam Ahmet Özcan’ın Türkçe’ye kazandırdığı, J.S. Mill’in  “Kadınların Köleleştirmesi”* kitabını baz alarak bir yaklaşım ortaya koymaya çalışacağım.
 
En kaba hali ile “orman kanunu” ifadesinde karşılık bulan “zor yasası”, yani güçlü olanın hakimiyetine dayalı düzenin insanlığın uygarlaşma tarihine paralel şekilde gelişim gösterdiği inkar edilemez bir hakikattir. Fakat ne kadar uygarlaşırsak uygarlaşalım J.S.Mill’in de ifade ettiği üzere zor yasasının gerçek yaşamda sürgit bir kural olarak varlığını sürdürdüğü de yadsınamaz. Nitekim yasa, şiddet ve iktidar organik bir ilişki içerisindedir. Güce dayalı ilişki manzumesi kendi yasallığını üretir, iktidar da özünde güç olan görünürde yasa olarak tariflenen bu yapıya yaslanır. Burada ifade edilen yasa devletlerin kanun koyucu otoritelerinin yazılı normların ötesinde toplumların içselleştiği yasalara, iktidar ise bir kral ya da yürütme erkinin iktidarın ile sınırlı olmayan aileden toplum geneline hakim olan muktedir / tabii ilişkisine tekabül etmektedir.  Keza toplum varlığı ile özdeşleştirdiği yasa ve iktidar ilişkisini devlete devrettiği ceza mekanizmasından daha şiddetli bir şekilde yaşamın en derin noktalarına sirayet  etmiş bir baskı ağı ile bireyi tutsak alır. Erkeklerin kadınlar üzerinde kurmak istedikleri hakimiyet arzusu da toplumsal kaynaktan beslenir. Bireylerin toplumsal esaret karşısında yeterli araçlardan mahrum oldukları gibi kadınlarda erkek tahakkümüne karşı aynı mahrumiyetten muzdariptir.

Okumaya devam et

Yeni Bir Yolculuk

Ne kadar uzağa gittim diye düşündüm kendi kendime. Okyanusu bile aştım aslında bir keresinde. Ama hep döneceğimi bilerek uçtum. Gittiğim yeri de döneceğim yeri de zamanı da biliyordum her gidişimde. Ergenliğimin büyük cümlelerindendi “dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır”. Hep aynı yere dönüyorsam eğer kimindin ben ? Ya bana ait değilsem ?

“Hiç, birisinin sana sahip olduğunu düşündün mü ya da bir şeyin ?”*

O meşhur filmin iz bırakan cümlesi geldi aklıma.  Ben kime ya da neye aittim ? Yok akla ilk gelen bir başka ezber cümlenin söylediği gibi sahip olduklarımın kölesi değilim. Bildiklerime bağlıyım sadece. Bildiğim yollara, işlere, yerlere, kişilere. Hem de büyük bir sadakatle. Hakikatte ne biliyordum ki öğretilenlerden ziyade ? Öğrendim sandığım ezberlerin ötesin kaç kez geçebildim, yarısından fazlasını ardımda bıraktığım ömrümde ?

Haksızlık etmeyeyim kendime. Heveskar oldum hep öğrenmeye.  Zihnimin değirmeninde öğütüp öğrendiklerimi, ezberlemeksizin içselleştirmeye. Bundan ötürü ne yapacağımı bilerek attım adımlarımı nereye varacağını bildiğim yollarda.  

Oysa her yol ayrımında insan illa ki nereye çıktığını bildiği yolu seçmek zorunda değil ya.  Menzilden vazgeçip bilinmeyene yol almak gerek bazen. Ne yapacağına karar vermese de ne yapmayacağına emin olarak yürümeli. 

Neye güvenerek ? 

Cesaretine mi, gururuna mı ? Gurur mu cesaretin sonucudur,  cesaret mi gururun ? Yani cesur insanlar mı gurur duyar kendileri ile yoksa gururlu insanlar mı cesurca davranırlar ? Belki de her ikisi de. Öğrenmek için yaşamak gerek sanırım. Ezberleri bozarak yaşamak.

Yaşamak…

Göçüp gittiğin de insan bu alemden, bir melek çıkacaksa karşısına hesap sormak için sevaptan günahtan önce “değdi mi” diye sormalı bence. “Yaşadığına değdi mi ?” .  Değdi diyemiyorsan ikinci soru “denedin mi ?” olmalı. 

Denedim mi ?

Ben deneme tahtası mıyım derdim bazı hallerde küçüklüğümde. Oysa hayat denilen şey hep bir deneme hali. Akıbetini bildiğini şeyler dahi tecrübeyle ispata muhtaç. Su bile her yerde 100 derece de kaynamıyor mesela. Bazen ufku gördüğünü sanarak yol alıyor insan bazense bilinmezliğe. Görsen de görmesen yolculuk hali bu, varmak istediğin yere ulaşacağının garantisi yok.

Rumi demiş ya “yeni şeyler söylemek lazım”**. Göçmek lazım olduğun yerden. Belki de evvela kendinden. Benliğini arayan seyyahın yoldaki berduşluğu, şiirin izindeki şairin esrikliğiyle yürümek aheste aheste.

Şu son dönemecini de aşınca gecenin 
Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil
Bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir
Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil…***


Geçebilecek miyim oradan ? Denemeden bilemem…


*Kaybedenler Kulubü
**Mevlana, Mesnevi
***Cemal Süreya, Göçebe
 



Şiir mi Sevdiğim Şair mi ?

– Şiir sever misin ?

diye sordu biri diğerine.

-Şiiri zaman zaman ama şairi her zaman,

dedi cevabı veren, imalı bir tebessümle.

Gülümseyişi de cevabı da karşılık buldu, beklediği soru geldi peşine.

-Sen şair misin o halde ?

-Yok değilim, hamalıyım ben sözcüklerin sadece.-

-Şair kime denilir öyleyse ?

-Şair, mısralarını hislerinin hamalı yapandır bir yerde.

-Yük müdür ki hisler hamal istesin kendine ?

-Saklı kalırsa içinde yük olur yüreğine.

Sessizliğe geçince zaman, 

çok şey söylendi o an,

söyleyenin içinden başka hiçbir yerde duyulmayan.

Bir ayraç koydum kitabın burasına. Bir yudum daha alıp iyice ılıyan kahvemden gecenin karanlığını kafa tutarcasına karın beyazlattığı sokağa çevirdim gözlerimi.

Sevdiğim şairleri geçerirken aklımdan, bir kadın sesi çınladı kulağımda. Hiç duymadığım tınısı ile dizginlerini çözüyordu mısralarının.

Camın arkasında kar yağıyor
Bir el, yüreğimin sessizliğine
Hüzün tohumları ekiyor[1].

Kış bu kadar hüzünlü olmalı mı diye geçiyor içimden. Ama asıl merak ettiğim kimsin sen ?

ve bu benim
yani bir yalnız kadın
ve soğuk bir mevsimin eşiğinde
belirsizliğini anlamanın başlangıcında, tüm yeryüzü varlığının
yalın ve kederli umutsuzluğunu, gökyüzünün
güçsüzlüğünü, bu betona kesmiş elleri(n)[2]

Bu değil beklediğim cevap. O kadar tanıdıksın ki ve bir o kadar da yabancı, kim olduğunu saklayacaksan benden, bari söyle neden geldin  ?

sarılayım diye sana geldim
oysa gördüm yapraksız bir dalsın
umudumun gözünde sen
ölümün gülümsemesisin[3]

Ölüm deme bana, ölüm deme. Günahlarım var nice. 

günah işledim lezzet dolu bir günah

titreyen esrik bir tenin yanında
tanrım ne bileyim ne yaptım ben
o karanlık susku dolu zulada[4]

Korkmuyor musun sen onca günahla cehenneme gitmekten

Tanrım, cehennemin kapılarını benim için aç

Ne zamana kadar gizleyeceğim yüreğimde

Cehennem sıcağı arzumu[5]

Git, lütfen git. Bırak gecemle beni baş başa. Ortak etme yangınına beni de.

gidiyorum; yorgun, solgun, ağlamaklı
viraneme doğru
sizin şehrinizden Tanrı’ya götürüyorum
perişan ve divane gönlümü[6]

Geldiği gibi birdenbire kayboldu gecede. Duymaz oldum sesini. Şiirlerini bıraktı bana, şiirlerini mi sevdim onu mu bilemedim ardından.


[1] Yalnızlığın Hüznü, Füruğ Ferruhzad

[2] İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına, Füruğ Ferruhzad

[3] Gereksinimin Yenilgisi, Füruğ Ferruhzad

[4] Günah, Füruğ Ferruhzad

[5] Yalnızlığın Hüznü, Füruğ Ferruhzad

[6] Veda, Füruğ Ferruhzad

Kardan Adamı Çalmışlar

Haberlerde izledim geçenlerde.

Kardan adamı çalmışlar.

Bir dükkanın önünden, gece vakti kucaklayıp götürmüş birisi.

Güvenlik kamera görüntüleri bile var alıp giderken.

Güldüm.

Bizimkine anlattım o da gülsün diye.

Gülmedi. 


-Komik değil mi yahu ?

diye sordum.

-Trajik.

dedi.

Sever bizimki felsefeyi. Hemen ya kardan adam yapan çocuğa acıdı dedim yahut da hırsızın yaşayamadığı çocukluğuna. Uzatmak gelmedi içimden sustum. Bir vakit sonra o açtı mevzuyu yeniden.

-Nerededir acaba ?

-Kim ?

-Kardan adam.

-Ne bileyim. Almış götürmüş adam. Alıp koynuna yatacak değil ya. Koymuştur bir yere.

-Belki bir buzhaneye götürmüştür. Erimez o zaman.

-Tabii umutsuz bir aşkla yaşatır onu. İlahi sen de.

Yarım ağız güldüm bu sefer. O ise kalktı oturduğu yerden, pencereden dışarıya bakmaya başladı. Kar dineli çok olmuştu. Eriyip gidiyordu artık son kalan kar yığınları.

-İlk gün bizim bahçeyede yapmışlardı kardan adam, çocuklar. Sabah gördüm yıkılmış gitmiş. 

-3 günden uzun yaşayan kardan adam görmedim ben ömrümde zaten. Ne bekliyordun ki ?

-Bilmem. Belki bir veda.

-Kardan adam mı veda edecekti.

-Yoo çocuklar.

-Nasıl ?

-Elleriyle yaptıkları kardan adamı kaderine terk etmeden kendileri yıksalardı keşke. Yaptıkları heyecan ve neşeyle.

-Bir nevi cinayet.

-Diğer türlüsü kaderine terk edip ölüme mahkum ediyorsun zaten. En azından önemsediklerini gösterirlerdi.

-Kardan adam da bundan çok etkilenirdi !

Bana döndü bu kez yüzünü. Başını sağ omzuna eğip öğrencilerine ders verir bir edayla,

-Merhaba demek çoğu kez daha kolaydır hoşcakal demekten. Kaçar gibi uzaklaşırız sevdiklerimizden. Oysa öğrenebilsek veda etmeyi, zamanı bir yerde mühürleyebiliriz belki.

-Neresi zormuş ki hoşcakal demenin ? Abartıyorsun yine.

-Çocuklar giderken bu evden, saklayarak göz yaşlarını hadi güle güle deyip kovarcasına göndermedin mi onları ?

-Ben duygusal merasimleri sevmiyorum. Ondan öyle yaptım.

-Daha mı iyi oldu? Doya doya kucaklayamadın bile.

-Aman sende. Geldiklerinde kucaklıyorum ya.

-Ya gelmezlerse bir daha?

-Gamlı baykuş gibi konuşma allasen.

-Sen ne dersen de merhaba demeyi bildiğin herkes hoşcakal denmeyi de hak eder bence.

-Kardan adamdan nereye getirdin konuyu. Tamam eriyor karlar bak el salla veda et onlara.

-Edeceğim. Hem de aşağı inip onlara sarılarak. Geliyor musun ?

-Pes vallahi iyice delirdin. İşin kötüsü beni de kendine benzetiyorsun. Sıkı giyinelim bari. Hava ayaz.

Son kıştı belki de gördüğümüz. Son kartopu oynayışımız. En sonunda ikimizde kalan son kar yığının üzerine kollarımızı açıp sırt üstü bıraktık kendimizi. Gökyüzünde kutup yıldızını aradı gözlerimiz sanki bir yön bulmak istercesine. Oysa biz değildik giden. Gitmeden, gidemeden usulca veda eden. Ve kızmadan gidene, birlikte geçen güzel günler için teşekkür ettik sadece. 

Gariplerin Piri

Bayramlarda okuduğum şiirleri saymazsak ilk ezberlediğim şiirdi “Anlatamıyorum”. Her şeyi söylemenin mümkün olduğunu sandığım o yerin varlığına inanmış, ummuş, hayalini kurmuştum. Oysa epeyce yaklaşılan, duyulan, o yer hiç varılamayacak bir menzilmiş. Yolun yolcuları ise “Garip” diye bilinirmiş.

Menzile doğru yolumun düştüğü hemen her şehirde, gün geceye kavuştuğunda, gözlerim kapalı şehri dinleyişim, bir ümit önce hafiften esen rüzgarı hissedişim, yavaş yavaş sallanırken yapraklar ağaçlarda, uzaklarda çok uzaklarda, o “Garip”i yad edişim hep çocukluktan miras bana.

Gece bitip gün ağarınca, gün ışığından hisseme razı olurdum her seferinde. Saadetinden geçip ümidine razı olurdum, öğüdünü dinleyip “Garip”in. Lakin sonunda hiçbirini bulamaz, kendime hüzünler icat eder, avunamazdım. Yoksa ben de “Garip” gibi bu dünyadan değil miydim ?

Madem bu dünyadan değilim neden gün oluyor da alıp başımı gidemiyorum yelkovan kuşlarının peşi sıra ?  Her seferinde ama her seferinde baka kalıyorum giden geminin ardından. Sonra ne duruyorsun be diye geçiyor içimden at kendini denize diyorum. Ve fakat atamam kendimi denize, dünya güzel. Serde erkeklik var, ağlayamam.

Oysa ben de bilirim kolay değil yaşamak, lakin ölmek de değil. Kolay değil bu dünyadan ayrılmak. Velev ki bedava yaşıyorsak bu hayatta. Hava bedava, bulut bedava, dere tepe bedava, yağmur çamur bedava. Bedava yaşıyoruz bedava.

Bedava yaşıyor olsak da, belki nankör diyeceksiniz bana ama bir derdim var aslında. Bilmem ki nasıl anlatsam. Nasıl, nasıl size derdimi ? Ekmek parası desem değil. Kınamayın, derdim rakı parası. Sanmayın ki içmek için, ahh rakı şişesinde balık olmaktır hayalim.

Akşam üstüne doğru kış vakti, yalnız bende değil yalnızlık hali. Yetmiş yıl evvel bu dünyadan gariplerin piri bir garip Orhan Veli geçti…