Tatlı bir serinlik var dışarıda. Hafiften ısıran bir ayaz. Ama güneş parlıyor hala bulutsuz mavi gökte. Kahverengi, kırçıl yün bir ceket sırtımda, kadife pantolonum, bordo kazağım. Boğazlı giymek için erken ama yakışmış mevsimin modasına. İki elim ceplerimde, yokuş yukarı çıkıyor adımlarım kalabalıklar arasında. Bir aralıktan boynunu uzatmış tabelanın davetine uyup, arnavut kaldırımlarla döşenmiş eski sokağa giriyorum. Caddedeki beton yığınlarının ardına kendini gizlemiş ahşap binanın gıcırdayan basamaklarını tırmanarak ikinci kattaki kelepir kitapçıya atıyorum kendimi. El değmiş, sararmış, yıpranmış, kirli kitaplar ucuz fiyatlarla raflarda. Ortada büyükçe bir masa üstü yine kitap dolu. Genç bir çift köşede fısıl fısıl konuşuyor, kız elindeki kitabın sayfalarını çeviriyor, oğlan gözlüklerinin ardından bakıyor. Saçlarını at kuyruğu bağlamış krem rengi kaşe kabanlı başka bir kız başı önünde çıkarken kapıdan, deri montlu uzun boylu delikanlı ona bakarak giriyor içeri. Kasada oturan kemik çerçeveli gözlük takan kadın okuduğu kitaptan başını kaldırıp gülümsüyor oğlana. Müzik değişiyor o anda piyano sesinin yerini saksafon melodisi alıyor. Ben raflara dönüyorum ne aradığımı bilmeden. Parmak uçlarımı değdiriyorum kitaplarının sırtına. Güzel bir tende dolaşmanın hazzını hissediyorum. Arada birini çekip diğerlerinin arasından sayfalarını kokluyorum. Rastgele cümlelerle göz göze geliyor, uzun uzun bakışıyorum. Bir nevi flört ediyorum. Kayboluveriyorum kitaplar arasında, sevgilinin koynunda kaybolurcasına. Okumaya devam et