Otobüs durağa yanaşırken bir hareketlilik oldu bekleyenler arasında. Çok kişi yoktu aslında son seferin yolunu gözleyen. Benle beraber üç dört kişi daha katıldı şehrin en uzun hattının geri dönüşü olmayan yolculuğuna. Gündüz olsa kapısında itiş kakış olacak uzun körüklü otobüsten içeri sırayla ve nezaketle adım attık birer birer. Kasım ayazında sıcağı görür görmez buğulanacağını bildiğim gözlüklerimi çıkarmıştım daha ilk basamağa ayağımı bastığımda. Gözlüksüz de olsa görebildim hepimiz gibi şoförün de yüzüne çöken biten günün yorgunluğunu. Kalabalık zamanların alışkanlığı hızlı adımlarla ilerledim körüğün olduğu kısma. Koltuklardan ziyade aradaki demirin üzerine bir kuş gibi tüneyerek gitmek absürt bir keyifti benim için. Ama şimdi boş meşin koltuklardan birini kestirdim gözüme. Derisi kenarından hafif yırtılmış ve belli ki üzerinde taşıdıkları tarafından bir yarayı kaşır gibi kaşınarak hırpalanmış cam kenarı tekli bir koltuğa yerleştim. Ayaklarımı sıcak kalorifere yaslarken iyice, başımı da soğuk cama dayadım usulca. Uyumak ya da uyur gibi yapmak için kapamaksızın gözkapaklarımı, yağmurun iz bıraktığı pencerenin ötesine diktim gözlerimi. Şehrin merkezindeki boşalmış sokaklardaki dükkanların vitrinlerinin ışıkları yanıyordu hala. Umarsızca ardımızda bıraktık her birini. Ve şehirlerarası bir yolcuğa çıkmışız gibi geniş asfalta doğru ilerlerken son kavşağı bıraktık ardımızda.