
Boş Bank
Yine nöbetteyim pencere kenarında. Güneşin doğuşunu bekliyorum, sırf beklediğim birşeyin gerçekleştiğini, birinin geldiğini görmek için. Şafakta kızıllığını görünce çarpıyor kalbim. Kızıl saçları geliyor aklıma annemin. Sabırsızca göstersin istiyorum bana yüzünü, ısıttsın üşüyen yüreğimi. Oysa dışarısı kuru ayaz. Tutamıyorum kendimi, montsuz çıkıyorum kapıdan dışarıya. Annem görse, kızardı bu halime.
Kış bitmedi ki daha, bahar gelsin heryere. Ağaçların dalları kuru, sokaktaki parke taşları geceden ıslak. Yağmur değil kırağ düşmüş. Bir kaç sokak kedisi farkediyor beni, yeni ağaran günün boş sokağında bir onlar var bir de ben. Uyku birikmiş gözlerimde gecelerdir. Manasızca dönüyorum kendi etrafımda. Yörüngesinden çıkmış bir gezegen gibi dengesizim. Adımlarım savruk, bir ağacın önünde tek başına, sanki beni bekleyen bankın üzerine atıyorum kendimi. Sahipsiz kedilerden en karası dolanıyor ayaklarıma, bir sıcaklık arıyor belli ki. Oysa ben titriyorum. Soğuktan kasılıyor bedenim. Omuzlarımı dikleştirip boynumu sıkıyorum kendi bedenimle, ellerimi kavuşturup birbirine ovuşturuyorum. Ne üşüme geçiyor bedenimden ne de boğulma hissi ruhumdan.
Güneş yükseldikçe uyku çöküyor üzerime. Kapanmak üzereyken gözlerim bir sıcaklık hissediyorum omuzlarımda. Tanımadığım bir kadın battaniye bırakıyor usulca. Benim yaşlarımda ama ne kadar da benziyor anneme. Karşıdaki apartmana giriyor sonra. Çıktığını farketmemiştim oysa. Aslında apartmanı bile farketmemiştim banka oturduğumda. Sarılıyorum battaniyeye. Gözlerim takılı kalıyor apartmanın camlı kapısına. Az vakit sonra yeniden açılıyor o kapı. Kadın elinde bir termos iki kupa ile dikiliyor karşıma. Birini bana uzatıp, çay döküyor içine. Diğerinide doldurup oturuyor yanıma. Konuşmadan yudumluyoruz. Içim ısınıyor. Kızarmış burnumdan soluk alıp veriyorum. Her nefes verişimde içimden dumanlı birşeyler salınıyor dışarıya. Üç beş yudum çay, battaniye derken, başım düşüyor kadının omzuna. Elimden kupayı alışını farkediyorum, başımı dizlerine bırakıyorum. Ellerini hissediyorum saçlarımda. Annemi görüyorum karanlıkta, ısınıyorum, ferahlıyorum, uyuyorum…
Gözlerimi açtığımda, aşırı sıcak bir hastane odasındayım. Kimse yok baş ucumda. Pencere kenarında yatağım öbür yanımda bir perde. Başka hastalarda var belli o perdenin arkasında. Çok geçmeden bir hemşire geliyor yanıma ateşimi ölçeceğini söylüyor. Tabanca gibi bir alet tutuyor alnıma, “normal” diyor. Tam gitmek üzereyken, “afedersiniz” diyorum. Dönüp bakıyor umarsızca yüzüme. “Nasıl geldim buraya” diyorum. “Bir bankta uyumuşsun, donmak üzereyken belediyenin ambulansı getirdi seni buraya”. “Kimse yokmuydu yanımda başka ?” “Hayır” deyip dönüyor ardına. “Peki ya battaniye” “Ne battaniyesi?” “ Battaniye yok muymuş üzerimde” “Bilmiyorum öyle birşey söylemediler bana” daha fazla soru sormamam için hızla ayrılıyor yanımdan.
Pencereden dışarıya çeviriyorum yeniden başımı. Kar başlıyor hafiften. Zemin kattayım anlaşılan. Karşımda gri bir bina var önünde de boş bir bank. Bir kadın geliyor banka, sırtında bir battaniye elinde bir kupa çay. Benim yaşlarımda, anneme ne kadar da benziyor. Gülümsüyor bana. Çayını yudumluyor. Kar yağıyor. Düşünmüyorum hiç birşey seyrediyorum sadece kadını. Kupasını bırakıyor yere, uzanıyor banka. Battaniyeyi çekiyor üzerine. Doktorun geldiğini hissediyorum yanıma. “Donacak” diyorum “kim” “Banktaki kadın” “ Hangi bank, hangi kadın?” pencereden yüzümü çeviriyorum doktora, benim yaşlarımda, boynunda kolye gibi duran steteskobuyla beyaz önlüklü, kızıl saçlı bir kadın. Yüzüne bakıyorum uzun uzun “Anneme ne kadar da benziyorsun doktor”…
Buyuleyici, dokunakli…
BeğenBeğen