Ay’a Mektup

IMG_4342

Mektup

Sevdalı Ay’

Bir akşam üstü posta kutumda bulmuştum mektubunu, faturaların arasında. Adresimi nereden bulduğunu, neden beni seçtiğini bilmiyorum hala. Bir kez olsun da sormadım sana. Yazdığın her satıra sorgusuz inandığımdan, hiç tanışmadığımızı söylemen yetti bana. “İyi ki” dedim bıraktım orada. Hatta öyle ki zarfın köşesine gönderici olarak adının ilk hecesini yazdığını düşünmeden, Ay’dan geldiğine mektubunun hazırdım inanmaya. İçinden çıkan şiirdeki gibi ay ışığının altında, dalga seslerini duyarak okudum defalarca. Sonuna düştüğün o uzak adresteki posta kutusuna cevap göndermek artık farzdı boynuma. Bir kenara itip masamdaki bilgisayarımı, tıpkı senin yaptığın gibi beyaz bir kağıda dolma kalemle işledim sözcüklerimi. O zamana dek çirkin ve okunaksız bulduğum el yazım, nakış gibi geldi gözüme. Tek sayfa israf etmeksizin, tek seferde hatasız ve hesapsızca kuruldu cümlelerim ardı ardına. Benden başka kimsenin duymadığını bildiğim melodiyle, bir başıma dansa başlamıştım mürekkep izlerinde. Sabah heyecanla postaneye koşuşum, yazacağın cevapla dansıma eşlik edip etmeyeceğine olan merakımdandı aslında.

Devir değişti deyip, birkaç tuşla gönderilebilecekken postaları, biz eski usul dağları aşan katarlara olmasa da uçaklara teslim ediyorduk pullu zarflarımızı. Ve eskisi kadar uzun sürmese de yine de günlerce bekliyorduk gelecek cevaplarımızı. Hiç yanımda taşımadığım posta kutusunun anahtarını ekleyerek anahtarlığıma, akşam iş dönüşleri günlerce boşa açtım kilitli kapağını umutla. Saymadığım kadar gün sonra, yine senden gelen o mektuba rastlayınca, vuslata ermenin heyecanıyla hemen açtım oracıkta. Üçer beşer çıkarken merdivenleri sekiz kat sonra bir solukta bitmişti ilk okunuşu cevabının. İlk diyorum, çünkü sonra sayısız kez değdi gözlerim sözcüklerine, elim değmişçesine tenine ürpertiyle.

Sonraki her mektuplaşmamızda, hücre hücre, uzuv uzuv yarattığımızı sandım birbirimizin hiç görmediğimiz bedenlerini düşlerimizde. Bedenini arayan ortak bir ruha hizmet eden, etsiz, kemiksiz iki insanın, yıldızların ışığında, bulutların üstünde kimi zaman sohbeti, kimi zaman dansı, kimi zamansa sevişmesiydi bizimki.

Gerçeklik denilen aldatmacaya teslim olanların, saçma bulacağı bizim dahi oyun adını verdiğimiz buluşmalarımız çocukça ama çocuk aklıyla ve hissiyle değildi. Ömrüyse oyunculardan biri sıkılıncaya, sokakta koşturan çocuğu annesi eve çağırıncaya, ya da bize ders vermek hırsındaki hayatın birbirimize adadığımız teneffüs saatini bitiren zili çalıncaya dek sürecekti. Önce terkeden kendini akıllılar aleminde onlarca deliden biriyim diye avutacakken, ötekimiz sürdürebilirse bir başına, beraber başlattığımız oyunu, aşikar olmadan kendini saklamayı başararak dünyadaki tek hakiki deli kalmayı başaracaktı.

Şimdi, karar verme zamanı demişsin son mektubunda. Ya görüp birbirimizi “romantik” bir gecenin ışıltısı altında varlığımızla gerçek kılacağız saklı sevdamızı, beyaz bir sayfa açıp başlayacağız yeni hayatımıza. Ya da bitecek sonu olmayan bedensiz tutkularımız, saklı kalacak siyah gecede. Bir tercihe mahkum ediyorsan eğer kendini ve bizi, sen zaten yenilmişsindir gerçeğin zulmüne. Ben delice sevdiğimden seni, deli kalmayı yeğlerim hayalinle aydınlattığım ışıksız ve tercihsiz gecelerimde. Siyah benim rengim, gece benim vaktim neticede.

Sevdayla Ah’

 

Ay’a Mektup” için bir yanıt

Yorum bırakın