Otobüs durağa yanaşırken bir hareketlilik oldu bekleyenler arasında. Çok kişi yoktu aslında son seferin yolunu gözleyen. Benle beraber üç dört kişi daha katıldı şehrin en uzun hattının geri dönüşü olmayan yolculuğuna. Gündüz olsa kapısında itiş kakış olacak uzun körüklü otobüsten içeri sırayla ve nezaketle adım attık birer birer. Kasım ayazında sıcağı görür görmez buğulanacağını bildiğim gözlüklerimi çıkarmıştım daha ilk basamağa ayağımı bastığımda. Gözlüksüz de olsa görebildim hepimiz gibi şoförün de yüzüne çöken biten günün yorgunluğunu. Kalabalık zamanların alışkanlığı hızlı adımlarla ilerledim körüğün olduğu kısma. Koltuklardan ziyade aradaki demirin üzerine bir kuş gibi tüneyerek gitmek absürt bir keyifti benim için. Ama şimdi boş meşin koltuklardan birini kestirdim gözüme. Derisi kenarından hafif yırtılmış ve belli ki üzerinde taşıdıkları tarafından bir yarayı kaşır gibi kaşınarak hırpalanmış cam kenarı tekli bir koltuğa yerleştim. Ayaklarımı sıcak kalorifere yaslarken iyice, başımı da soğuk cama dayadım usulca. Uyumak ya da uyur gibi yapmak için kapamaksızın gözkapaklarımı, yağmurun iz bıraktığı pencerenin ötesine diktim gözlerimi. Şehrin merkezindeki boşalmış sokaklardaki dükkanların vitrinlerinin ışıkları yanıyordu hala. Umarsızca ardımızda bıraktık her birini. Ve şehirlerarası bir yolcuğa çıkmışız gibi geniş asfalta doğru ilerlerken son kavşağı bıraktık ardımızda.
Artık dükkanlar yoktu sağda solda. Yolun kenarındaki bariyerlerin ardında yükselen apartmanların ışıklarıydı manzaram. Çoğunda çekilmiş perdelerin, tüllerin ardından sızıyordu aydınlık. Kiminde florasan lambalar aydınlatıyordu salonları kiminde ise parlak avizeler. Bıçakla kesilmiş gibi iki yana ayrılmıştı kadim şehir. Bazı katlarda bir küçük odanın açık penceresi çekiyordu dikkatimi. Evin genç çocuğunun gizlice içtiği sigarasının dumanını havaya saldığını tahmin ediyordum kendi aklımca. Büyüklerin televizyon izlediğini düşünmekse bir kehanet değildi ama eski bir anıdan ibaretti benim yaşantımda. Kaçıncı kışımın arifesindeydim ailemden uzakta. Gördüklerim gibi kaloriferli değildi benim ailemin evi. Ama onlar da televizyondaki Kemal Sunal filmine aynı kahkahayı atıyorlardı. Isınmak için değil keyifle yudumluyorlardı harmanlanmış çaylarını. Sinema perdesi gibi geliyordu baktığım her evin beyaz perdesi artık bana. Görmesem de ardındakini hayal ettiklerimi yansıtıyordum bir makinist gibi. Kulaklarımda çınlayan kahkahalara eşlik etmiyor olsam da dudaklarıma yerleşen gülüşü de gizleme ihtiyacı hissetmiyordum. Kimsenin olmadığı boş duraklarda durmaksızın artıyordu hızımız. Mağazalardan sonra ailelerin evleri de geride kalıyordu birer birer.
Öğrenci evlerinin olduğu uzak semtlerde perdesiz odalarda sigara dumanlarının arasında hareket eden siluetler görülüyordu belli belirsiz. Gece yarısı geçtiğinde televizyonlar kapanıp, sohbetler tüketildiğinde perdeli evlerin ışıkları sönse bile gün ağarıncaya değin birilerinin ayakta olacağı evlerdi bunlar. Çoğunda çay yerine ucuz içkilerin tüketildiği ama neşenin kaynağının alkol değil gençlik olduğu küçük evler. Sadece bir odanın değil bazen bir yatağın paylaşıldığı, kiminde ise yatağın bile olmadığı gündüzleri oturulan ikinci el kanepelerde geceleri uyunduğu evler. Evi kiralayan kaç kişi olursa olsun evdeki misafir nüfusunun ev sahiplerinden her daim fazla olduğu evler. Yemeklerin anne tarafından değil sırayla pişirildiği, bulaşıkların tükenmez kavgalara sebep olduğu evler. Onlarda ardımda kaldılar.
Yurdun olduğu kampüse çıkan rampaya geldiğimizde aklım hala geçip gittiğimiz yerlerleydi. Uzaklarda bir şeyler ararcasına bakıyordum arkama. Hızı kesmek için yapılan küçük bir tepe yüksekliğindeki kasisteki sarsıntıyla başımı cama vurduğumda geldim kendime. Bu cümle bile daha uzun geldi kat ettiğim bir saati aşkın yolcuğulumdan. Tadı damağımda kalan bir filmin akan yazıları belirdi otobüs son durağa yanaştığında. En arkada açılan kapıdan indim karanlığın içine. Bir sokak lambası tepemde ay gibi duruyordu. Kapıları kapanan otobüsün gidişini seyrettim sahnede tek başına kalan bir aktör gibi. Gürültülü motorunun sesi duyulmaz oluncaya değin kıpırdamadım, bir an bile soğuktan titremedim.
Kışın ve milenyumun arifesi.
Selam
“… şehrin en uzun hattının geri dönüşü olmayan yolculuğuna” bu ifadeyi çok sevdim. Harika bir çağrışımlar, anılar ve hüzün hikayesi olmuş. Ellerine sağlık.
BeğenLiked by 1 kişi
Sağolasın Kaptanım
BeğenBeğen