Siyaset bilimi alanında akademik çalışmalar yapan bir insan kaynakları profesyoneli olarak olaylara iki şapkayla bakmak kendi açımdan keyifli analizler yapmama yardımcı oluyor. Geçtiğimiz günlerde katıldığım insan kaynakları eğitiminde gördüğüm Black Rod ritüelini araştırmak bu nedenle benim için ufuk açıcı oldu.
Önce Black Rod nedir kısaca ondan bahsedeyim. Birleşik Krallık parlamentosunun yılda iki kez sahneye koyduğu bu ritüel, siyasi tarih açısından olduğu kadar örgütsel tasarım açısından da derin bir anlam taşıyor. Açılış töreni olan State Opening’de iktidar ilan edilir; kapanış töreni olan Prorogation’da ise iktidar hesap verir. Her ikisinde de aynı figür sahnededir: Black Rod. Her ikisinde de aynı ritüel tekrarlanır; kapı yüze kapanır, üç kez vurulur, izin beklenir. Bu iki tören arasındaki simetriye tesadüf denilemez. Birlikte okunduklarında, iktidarın nasıl işlediğine dair eksiksiz bir döngüyü ortaya koyarlar: başlangıç ve hedef, vizyon ve değerlendirme.
Britanya denilince elbette hemen aklıma Adam Smith ve John Stuart Mill geliyor ki bu yazının omurgasını da her ikisinin düşünce yapısı üzerine kuruyorum. Buna mukabil kıta Avrupasından Jean Jacques Rousseau ve Max Weber’i eleştirel bakışını da dikkate almaya çalışacağım. Rousseau kolektif iradenin görünmez kaldığı yerleri aydınlatmak için Weber de ritüelin neden işlediğini açıklamakta referans olacak. Ama her iki düşünürün liberal çerçeveyle gerilime girdiği noktalarda yanıt yine Smith ve Mill’den gelecek. Zira benim için özgürlük bir araç değil, hayatın her alanında olduğu gibi yönetim felsefesinin de merkezindeki değerdir.
İki törenin anatomisiyle başlamaya çalışayım. Her yeni parlamento döneminin ilk gününde gerçekleşen State Opening’de kral bizzat Lordlar Kamarası’na gelir, tahta oturur ve hükümetin yeni dönem programını açıklar. Ama bundan önce Black Rod uzun koridoru yalnız kat eder, Avam Kamarası’nın kapısına ulaşır, kapı yüzüne kapanır, üç kez vurur ve milletvekillerini dinlemeye davet eder. Milletvekilleri acele etmez; ikişer ikişer, çoğu zaman sohbet ederek yürürler. Bu yürüyüş bir emre itaatin değil, bir davete icabetin karşılığıdır..
Dönem sonunda gerçekleşen Prorogation’da sahne benzer ama ton farklıdır. Bu kez kral gelmez. Onun adına beş üyeden oluşan bir Kraliyet Komisyonu Lordlar Kamarası’na girer. Black Rod yine Avam Kamarası’na gönderilir; yine kapı yüzüne kapanır, yine üç kez vurulur. Milletvekilleri geldiğinde Lordlar şapkalarını çıkarır, milletvekilleri eğilerek karşılık verir. O dönemde çıkan tüm yasalar Norman Fransızcasıyla onaylanır: “Le Roy le veult” (kral bunu ister). Son olarak hükümetin o döneme ait icraatlarını değerlendiren bir kapanış konuşması okunur.
Açılış töreninin mesajı ileriye dönüktür: iktidar kendini ilan eder. Kapanış töreninin mesajı geçmişe dönüktür: iktidar kendini sorgular. Açılışta hedef belirlenir, kapanışta sonuç ortaya konur.
Bu iki törenin birlikte yarattığı döngünün felsefi temelini Smith ve Mill kurar. Smith, iktidarın ya da piyasanın sağlıklı işleyebilmesi için bilginin şeffaf biçimde dolaşması gerektiğini savunur. Açılış töreninde bu şeffaflık ileriye doğru işler: yeni dönemin programı kamuoyuna ilan edilir, hedefler net biçimde ortaya konur. Kapanış töreninde ise geriye doğru işler: dönem boyunca ne yapıldığı hesaplanır, sonuçlar görünür kılınır. Smith’in işbölümü ve uzmanlaşma ilkesi de her iki törende belirgindir. Açılışta da kapanışta da herkesin rolü nettir. Bir organizasyonda da rol netliği yalnızca verimlilik meselesi değil; çalışanın psikolojik güvenliğinin temelidir. Belirsiz yetki alanları Smith’in gözünde piyasadaki tekel kadar yıkıcıdır. Mill de bu kurumsal mimariye bireysel özgürlüğün ahlaki zeminini ekler. Açılış töreninde milletvekillerinin yavaş ve sohbet ederek yürümesi Mill’in zarar ilkesinin pratiğe dönüşmesidir: çağrı yapılabilir ama zorlama yapılamaz, davet edilebilir ama emredilemez. Katılım ancak rızayla anlam taşır. Kapanış töreninde ise Mill’in hesap verebilirlik anlayışı öne çıkar. Kimsenin yanılmazlık iddiasında bulunamayacağını savunan Mill için kapanış töreni, Özgürlük Üzerine’de tarif ettiği sorgulanabilirlik ilkesinin kurumsal sahnesidir. Bir fikir ancak sürekli sorgulanarak canlı kalır; bir dönem programı da ancak sonunda dürüstçe değerlendirilerek meşruiyetini sürdürebilir. Böylelikle Smith ve Mill bu noktada birbirini tamamlar. Smith döngünün verimli işlemesi için şeffaflık ve denge ister; Mill bireysel özgürlüğün ve hesap verebilirliğin her adımda güvence altında olmasını talep eder. İkisi birlikte şunu söyler: zorla kurulan bir ilişki başlangıçta işe yarıyor gibi görünse de meşruiyetini hızla yitirir. Çalışan kapıyı kapatabilmeli; yönetici vurabilmeli ve bekleyebilmelidir.
Şimdi bu değerlendirmeye Rousseau ve Weber’İ de dahil edelim. Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde geliştirdiği genel irade kavramı, Black Rod törenini bireyci bir çerçevenin ötesine taşır. Açılış töreninde kral konuşur ama söylediklerini hükümet yazmıştır; kapanış töreninde okunan değerlendirme de tek bir kişinin değil, kolektif bir dönemin muhasebesine aittir. Rousseau’nun ortak irade kavramı da burada devreye girer; bu törenler bireylerin toplamından değil, ortak iradenin kendisinden kaynaklanan bir meşruiyet üretir. Bir organizasyonda da hedefler ne kadar bireysel performansa indirgenirse indirgensin, kurumun kimliği ve meşruiyeti kolektif bir zeminde inşa edilir. Bu gerçeği görmezden gelen İK sistemleri, bireyi güçlendirdiklerini zannederken kurumun ortaklaşa anlam üretme kapasitesini zayıflatırlar.
Rousseau’nun kolektivist sonuçlarını benimsemek liberal bir perspektiften pek mümkün değil. Rousseau genel iradeye boyun eğmeyi özgürlüğün bir biçimi olarak tanımlarken, Mill bireyin kolektif baskıdan korunmasını özgürlüğün önkoşulu olarak görür. Bu ikilemi görmezden gelemem; ama İK yönetiminin tam kalbindeki bu ikilemim bir görev olarak karşıma çıkıyor: kurumun kolektif kimliğini güçlendirmek ile bireyin özerkliğini korumak arasındaki denge. Rousseau bize birincisinin önemini hatırlatır; ama ikincisinin neden vazgeçilmez olduğunu anlamak için Mill’e dönmek gerekir.
Bir organizasyon kültürüne bakıyorsak Weber’e de mutlaka kulak vermek gerekir. Weber’in katkısı ideolojik değil, analitik bir mercek olarak devreye girer. Weber’in Ekonomi ve Toplum’da geliştirdiği üç meşruiyet tipolojisi; geleneksel, karizmatik ve yasal-rasyonel, Black Rod törenlerini anlamamızı kolaylaştırır. Geleneksel meşruiyet ritüelin kendisinde somutlaşır: yüzyıllardır aynı biçimde tekrarlanan tören, otoriteye “hep böyle yapıldı” zemininde bir süreklilik sağlar. Karizmatik meşruiyet kralın bizzat geldiği açılış töreninde görünür: ses ve fiziksel varlık iktidarı kişiselleştirir. Yasal-rasyonel meşruiyet ise kapanış töreninde öne çıkar: kral gelmez, komisyon gelir; kurum bireyin önüne geçer, prosedür kişiliğin yerini alır. Weber’in bu tipolojisi “neden” sorusuna cevap verir. Neden itaat edildiğini, sistemin mekaniğini anlamamızı sağlar. Weber’in yanıtı İK yönetimi için son derece pratik bir içgörü taşır: bir organizasyondaki törenler, ritüeller ve kurumsal alışkanlıklar yalnızca geleneksel meşruiyetle ayakta kalamaz; yasal-rasyonel meşruiyetle, yani net roller, şeffaf prosedürler ve tutarlı uygulamayla desteklenmediğinde zamanla anlamsız kabuklara dönüşür. Ama bir de nasıl sorusu var. Yani bu mekanizmanın zamanla insanı ezmemesi için nasıl olması gerektiği sorusu. Bu sorunun cevabu için ise çok sevdiğim Smith ve Mill’e dönmek gerekir. Sistem bireyin özgürlüğünü ve kurumun şeffaflığını güvence altına alan bir değer çerçevesine ihtiyaç duyar. Yani ritüelin ruhunda liberal gelenek olmalıdır.
Buraya kadar olan kısma insan kaynakları profesyoneli olarak baktığımda; sağlıklı bir organizasyon yalnızca iyi hedefler belirleyen değil, o hedeflerin hesabını dürüstçe veren ve bunu yaparken hem bireyin özgürlüğünü hem de kurumun kolektif kimliğini koruyan organizasyondur sonucuna varıyorum.
Açılış töreni kurumsal dilde yıllık strateji toplantısına, işe alım sürecine, hedef belirleme görüşmelerine karşılık geliyor. Smith’in rol netliği ve şeffaflık ilkesi burada işe alım sürecinin tasarımından hedef belirleme sürecinin yapısına kadar her adımı biçimlendirir. Mill’in zarar ilkesi bu adımların hiçbirinde çalışanın onurunun ve özerkliğinin feda edilemeyeceğini hatırlatır. Rousseau ise bireysel hedeflerin kurumun kolektif amacıyla anlam kazandığını, bu bağın kurulamaması halinde çalışanın kendini yalnızca bir araç olarak hissedeceğini söyler. Weber de bu açılış ritüelinin hem kişisel hem prosedürel hem de geleneksel boyutları taşıması gerektiğini; yalnızca bürokratik bir formaliteye indirgendiğinde meşruiyetini yitireceğini gösterir.
Kapanış töreni ise performans değerlendirme sürecine, dönem sonu görüşmelerine, kurumsal muhasebeye karşılık geliyor. Bu anlarda en kritik sembol kralın yokluğudur. İyi bir İK sistemi sonuçları kişilerden bağımsız biçimde değerlendirir; kurumun öğrenmesi tek bir liderin başarısına ya da başarısızlığına indirgenemez. Smith burada kurumun bilanço şeffaflığını ister; Mill lider dahil herkesin sorgulanabilir olmasını talep eder; Rousseau genel iradenin bu değerlendirme sürecinde sesini bulması gerektiğini söyler; Weber ise kapanış ritüelinin kriterler ve tutarlı prosedürlerle desteklenmesi gerektiğini ortaya koyar.
Bir de “Le Roy le veult” ifadesi var. Anlamadığım ama Norman Fransızcası olması nedeniyle muhtemelen sıradan Britanyalıların da anlamadığı bu ifade Weber’in geleneksel meşruiyet kavramının tam karşılığıdır. Dil ortak hafızanın taşıyıcısıdır, tarihsel bir derinlilik kazandırır. Ama ben yine de Mill’in uyarısını da hatırlatmak isterim. Sorgulanmayan gelenek körleşir, anlam ancak her kuşağın yeniden üretmesiyle canlı kalır. Kurumsal ritüellerin değeri, geçmişe körü körüne bağlı kalmalarında değil; her dönem yeniden anlamlandırılabilmelerindedir.
Velhasıl; iktidar bir döngüdür ve bu döngünün her adımı farklı bir meşruiyet katmanına ihtiyaç duyar. Smith şeffaflık ve rol netliğiyle döngünün verimli işlemesini sağlar. Mill bireysel özgürlük ve hesap verebilirlikle döngünün meşru olmasını güvence altına alır. Rousseau kolektif iradenin sesini duyurarak döngünün topluluk içinde anlam kazandığını hatırlatır. Weber ise bu döngünün neden işlediğini gözlerimizin önüne serer. Şüphesiz Rousseau’nun kolektif irade vurgusu ve Weber’in analitik soğukkanlılığı değerli içgörüler sunar; öte yandan bireyin kuruma feda edilemeyeceğini ve hesap verebilirliğin bir lütuf değil zorunluluk olduğunu söyleyenlerse Smith ve Mill’dir. Kapı her iki törende de kapanır, çünkü güç, teslim alınan bir kale değil, her dönem yeniden inşa edilen ve her dönem sonunda sınanan bir ilişkidir. Ve o ilişkinin merkezinde, liberal geleneğin hiç vazgeçmediği bir ilke durur: rıza olmadan meşruiyet olmaz.
Bu kadar anlattığım Black Rod’un videosunu da aşağıya bırakıyorum.