Boya kutusunun kapağı gıcırdardı her seferinde. Harun bu sesten nefret ederdi ama başka türlü de açılmıyordu. Sanki ne duvarın kendisi ne de boya bu işe razı değildi. Direniyordu her ikisi de gizlice sözleşmişcesine. Gece karanlığı da ayrı bir dertti. Sokak lambalarının cılız ışığı yetmeyince cebinden çıkardığı uzun kibritlerden birini çakıp, fırçayı ışığa tutar, boyanın kıvamına bakardı. Çok sulu olursa akar, harfler bulanıklaşırdı; çok koyu olursa fırça duvara yapışır, ses çıkarırdı. Bu küçük hesaplar bile bir tür sadakatti ona göre. Kimse görmese de, doğru yapmak isterdi. Gece, duvar, boya hatta rüzgarda sönen kibrit engel çıkarsa bile vazgeçmezdi.
Gece yarısından sonra sokaklar başka bir şehre dönüşürdü. Kaldırım taşları aynı kaldırım taşları değildi artık, gölgeler daha derinleşir, nefes alışlar daha yüksek sesle duyulurdu. Bir köpek havlasa yüreği ağzına gelir, bir pencere gıcırdasa olduğu yere çakılır kalırdı. Hele o yakalanma korkusu bekçinin düdüğüne kulak kesilir, karşıt görüşlülere karşı birini illa erketeye gönderirdi. Fırça elinde, kalbi güm güm, duvara yaklaşırdı. Harfler büyük olmalıydı, sabah geçenler görsün diye. “KAHROLSUN” derdi, ya da “YAŞASIN”, hangisi olursa olsun, önemli olan harflerin büyüklüğüydü. Sanki kelimeler okunmuyor duyuluyodu da harflerin boyutu sesini gürleştiriyordu. Bazen elini geri çeker, birkaç adım uzaklaşır yazdığına bakardı, bir cümle, karanlıkta yarım kalmış bir çığlık gibi dururdu duvarda.
Ertesi sabah duvar hala oradaydı. Yazı da. Ama kimse durup okumazdı. İşe gidenler başlarını çevirmeden geçerdi, ekmek kuyruğundakiler başka şeyler konuşurdu, çocuklar top oynardı yazının önünde, sanki orada bir şey yazmıyormuş gibi. Bir keresinde yaşlı bir adam durup gözlüğünü çıkarmış, yazıyı heceleyerek okumuş, sonra başını sallayıp yoluna devam etmişti. Ne onay ne itiraz ama bu bile bişeydi. Varlığını farketmişti en azından. Öğleye doğru belediye ekibi gelir, emeklerinin üstüne kireç çekerdi. Bazen kireç bile beklemezdi; yağmur yeterdi. Harun’un bütün gecesi, bileğindeki ağrı, tırnaklarının arasına kaçan boya hepsi birkaç saatlik bir lekeydi sadece, sonra hiç olurdu.
Yine de yazardı. Çünkü yazmamak daha kötüydü, çünkü sessizlik teslimiyet gibi gelirdi ona. Sonuç değişmese de eylemin kendisi bir şeydi yahut öyle inanmak istiyordu. Arkadaşları bir bir vazgeçti bu işten; kimi tutuklandı, kimi korktu, kimi büyüdü sadece, başka dertler edindi. Erketecisi bile bıraktı ama Harun devam etti, artık kimseyi ikna etmek için değil, kendine bir şey borçluymuş gibi yazdı.
***
Işık’a ilk kez lisenin merdivenlerinde söylemişti. Sonra parktaki bankta, sonra telefon kulübesinden gizlice aradığında, sonra sayfalara sığmayan upuzun bir mektupla. Kelimeler değişse de anlam aynıydı; seni seviyorum, bekliyorum, özlüyorum. Işık hiçbir zaman hayır demezdi. “Düşüneyim” derdi, gözlerini kaçırarak. Ya da “Şimdi sırası değil” derdi, “ailem var, sorumluluklarım var”. Bazen hiçbir şey demez, sadece gülümser ve konuyu değiştirirdi; hava ne kadar güzel, sınavlar yaklaşıyor vs... En çok da bu geçiştirmeler rahatsız ederdi. Ama bir defasında, “Sen çok iyisin Harun” demişti, bu cümle günlerce kulağında çınlamıştı. “İyi olmak neye yarardı ki” diye sormuştu kendine sonraları. Harun her seferinde bu cümlelerde küçük bir kapı aralığı görürdü, bir gün açılacak sanırdı. Ama kapı hep aynı genişlikte kalır, ne açılır ne kapanırdı.
Esasında söylediği sözler de bir tür duvar yazısıydı. Gece karanlığında, büyük harflerle, bütün cesaretini toplayarak yazdığı bir şey. Ve sabah olduğunda dünya aynı dünyaydı. Kahrolsun dedikleri kahrolmuyor yaşasın dediklerini kimse umursamıyordu. Işık da aynı Işık, ertelemeyi bir sanata dönüştürmüş, hep bir sonraki bahara, hep bir sonraki habere erteleyen. Sözler havada asılı kalırdı. Harun bazen bir mektup yazar, göndermeden önce üç kere okur, vazgeçecek gibi olur sonra tıpkı fırçayı duvara sürerken kireçle örtüleceğini bildiği gibi sözlerinin tesirsiz kalacağını bile bile yine de gönderirdi.
Arkadaşı Özgür bir keresinde, “Sen delisin,” demişti, “iki cephede birden kaybediyorsun.” Harun gülümsemişti sadece. Belki de mesele kazanmak değildi. Belki mesele, sesin duyulup duyulmadığını bilmeden de olsa, ses çıkarabilmekti. Duvara da kalbe de, aynı inatla, aynı boşuna umutla yazmak, yazmak, yazmaktı.
Yıllar geçti, duvar hep aynı yerde durdu. Boya boyanın üstüne, kireç kirecin üstüne bindi. Mahalle değişti; bakkal kapandı, yerine bir market açıldı, eski komşular taşındı, yenileri geldi. Harun da değişti saçları döküldü mesela. Artık geceleri değil gündüzleri yürür oldu o sokaklarda. Ama duvarın önünden her geçişinde adımları yavaşlardı, sanki orada hala bir şey bekliyormuş gibi.
Bir çatlak vardı sıvada, kimse ne zaman açıldığını bilmiyordu; belki soğuktan, belki zamandan. O çatlağın içinden bir gün ot çıktı, sonra bir çiçek; sarı, ince, inatçı. Kimse ekmemişti, kimse sulamamıştı. Sadece açıvermişti, tıpkı bir sözün bir gün karşılık bulması gibi, umulmadık bir yerden beklenmedik bir zamanda. Harun onu her gördüğünde durur, birkaç saniye bakardı ne umutlanır ne üzülürdü artık, sadece bakardı.
Sonra bir sabah iş makineleri geldi. Mahalle kentsel dönüşüme girmişti, o eski apartman da yıkım listesindeydi. Kepçenin kolu havaya kalktığında birkaç kişi durup izledi, kimi telefonla çekti, kimi başını çevirdi. Apartmanın önündeki o duvar da tek darbede çöktü. Yıllarca dayandığı onca yazı, onca kireç, onca çatlak, hepsi birden toz oldu. Toz bir süre havada asılı kaldı, sonra yere çöktü, sanki o da bir şeyin sonunu kabullenmiş gibiydi. Işık o gün oradan geçti. Tesadüf müydü ?.Enkazın önünde durdu, elleri ceplerinde. Belki de söyleyecek bir şeyi vardı. Artık sorumluluklar bitmişti, aile büyümüş, dağılmış, zaman bir şekilde ona izin vermişti nihayet. Etrafına bakındı, sanki birini arıyormuş gibi, adını içinden bir kere söyledi bile olabilir. Ama duvar yoktu artık, yazı yoktu, Harun da yoktu. Sadece toz vardı ve toza karışmış sarı bir çiçek.