Geçtiğimiz hafta ofiste küçük bir sohbet başladı: Carl Friedrich Gauss’un adıyla anılan o meşhur doğrusal denklem yöntemini okulda nasıl bulduğu üzerine. Aynı günlerde Orhan Pamuk’un yeni kitabı Kelimeler ve Resimler’i okuyordum ve kitaptaki bir yazı tam da bu örnekle açılıyordu. Bu rastlaşma, düşünmem için gereken kıvılcımı çaktı.
Hikâye malum: Gauss’un öğretmeni, sınıfta disiplini sağlamak için öğrencilere 1’den 100’e kadar sayıları toplamalarını söyler, hem “zor” hem “vakit alıcı” bir soru, aslında bir tür ceza. Gauss ise sayıları ikişer ikişer eşleyip (1+100, 2+99…) saniyeler içinde sonucu bulur. Pamuk’un dikkat çektiği nokta şu; bu yaratıcılık, 1960’lar Türkiye’sinde birçok öğretmenin hoşuna gitmezdi. Çünkü sorunun amacı “emek harcatmak”tı. Gauss ise yaratıcılığıyla istenenden çok daha az emekle cezanın özüne zarar vermişti. Kurallara, geleneklere, bürokrasiye, alışılmış olana karşı bir tavır olduğu için yaratıcılık, özünde bir tür başkaldırıdır ve başkaldırı, sadece altmışlarda değil bugün de bazı çevrelerce pek makbul görülmez.
Aslında yaratıcılığın en yalın tarifi, bilindik bir sloganda saklı: ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız. TEB’de çalıştığım dönemde düzenlediğimiz inovasyon günlerinde de benzer bir motto kullanırdık: “Hedefe giden yolda önüne engeller çıkar, o zaman icat çıkar.” İkisi de aynı şeyi söylüyor. Yaratıcılık, önündeki engeli kabullenmek yerine ona bir cevap üretmektir. Gauss’un yaptığı da tam olarak buydu: önüne konan engeli (uzun ve yorucu bir toplama işlemi) olduğu gibi kabul etmek yerine, o engeli aşacak yeni bir yol açtı.
İlginç olan şu ki, dilimiz aynı kavramı hem yücelten hem yeren ifadelerle dolu. “İcat çıkarmak” bir yandan bir çözümü, bir buluşu işaret ederken, günlük kullanımda çoğunlukla azarlayıcı bir anlam taşır “başımıza icat çıkarma” dediğimizde kastettiğimiz, mevcut düzeni bozmaya kalkma’dır. “Eski köye yeni adet getirme” de aynı refleksin bir başka yüzü, yerleşik olanı sorgulamanın, gereksiz bir tuhaflık olarak görülmesi. Bu ikilik, tam olarak Pamuk’un işaret ettiği noktayı doğruluyor: yaratıcılık bir yandan övülen, özendirilen bir kavram, öte yandan pratikte “düzeni bozan”, “gereksiz zahmet çıkaran” bir tehdit olarak algılanabiliyor.
Gauss örneği bize yaratıcılığın en tanıdık yüzünü gösteriyor: aynı işi daha az emekle yapmak. Ama Pamuk’un resim ve fotoğraf sanatı üzerinden verdiği örnek, meselenin çok daha derin bir boyutunu açığa çıkarıyor. Fotoğrafın icadına kadar resim sanatının büyük bölümü, Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa‘sında olduğu gibi dünyayı “olduğu gibi”, en ince ayrıntısına kadar doğru göstermeyi amaçlıyordu. Bunu söylerken şunu da netleştirmek gerekir: Leonardo’nun yaptığı hiç de yaratıcılıktan yoksun bir “kopyalama” değildi. Işığı, anatomiyi, mekanı ustaca kurmak başlı başına devasa bir yaratıcı emekti. Değişen, yaratıcılığın var olup olmadığı değil, neye hizmet ettiğiydi. O dönemde yaratıcılık, gerçekliği daha inandırıcı yakalamanın hizmetindeydi. Fotoğrafın icadıyla bu amaç bir anda anlamsızlaştı. Bir makine, insan elinin asla yetişemeyeceği bir netlikte gerçekliği saniyeler içinde kaydedebiliyordu artık. İşte tam bu noktada Claude Monet’nin 1872’de yaptığı, adını akımına da veren İzlenim, Gün Doğumu tablosu bir dönüm noktası oldu: Monet, Le Havre limanını “olduğu gibi” değil, sisin içinden bir bakışta gördüğü haliyle, bulanık fırça darbeleriyle resmetti. İzlenimcilik, gerçekliği daha “verimli” ya da daha “hızlı” resmetmenin bir yolu değildi, resmin ne için var olduğunu yeniden tanımlıyordu. Resim dış dünyanın kopyası olmaktan çıkıp ressamın öznel algısının izi haline geldi. Burada emekten bir tasarruf söz konusu değil tam tersine belki daha fazla emek bile var. Ama yaratıcılık amacı değiştiriyor.
Yani yaratıcılığı yalnızca “daha az emekle aynı sonuca ulaşmak” olarak tanımlarsak, onu ciddi biçimde küçültmüş oluruz. Bazen yaratıcılık kısayol bulmaktır (Gauss), bazen de hiç var olmayan bir yolu açmaktır (izlenimcilik). Dedik ya ya bir yol bulmak ya da bir yol açmak.
Burada akla hemen bir soru geliyor: Peki her iş yaratıcılık gerektirir mi? Aslında soruyu bu şekilde, yani “gereklilik” üzerinden kurmak, daha en baştan kendimizi sınırlamak demek. Çünkü yaratıcılığın özünde “gereklilik” değil, gerekliliklere alternatif üretme arayışı vardır. Yaratıcılık, tanım gereği, “gerekli” olanın kalıbına sığmayı reddeder.
Peki o zaman işe alım süreçlerinde kullandığımız envanterler, testler, yetkinlik setleri neyi ölçüyor? Pozisyonun gerektirdiği becerileri mi? Evet ama bu, tabloyu tam anlamıyla göstermiyor. Sadece pozisyona odaklanan bir değerlendirme, elimizin altındaki gerçek bir yeteneği fark etmeden kaçırmamıza neden olabilir.
Yaratıcılık, emeğin biricikliğine ve özgürlüğüne işaret eder. Bu, ekip çalışmasına uyumsuzluk anlamına gelmez, aksine her ekibin mutlaka barındırması gereken bir yetkinliktir. Yaratıcılık yönü güçlü ve aynı zamanda ekip çalışmasına uyumlu bir kişi, yalnızca kendini değil, ekibini de ileri taşır. Tam da bu yüzden, pozisyon tanımında “yaratıcılık” diye bir madde yazmasak bile, yaratıcılığıyla öne çıkan bir aday ya da çalışan üzerinde durmaya değerdir. Çünkü bu profil, kaslarına gem vurulmadığı sürece kendi kendini motive eder. Yaratıcılığın tadını bir kere almış biri, emeğini onu geliştirmeye adar. Bunu da pratikte mümkün kılan tek bir şey var: güvenli bir ortam. Yaratıcılık, “yanlış yaparsam ne olur” korkusunun olmadığı yerde ortaya çıkar. Nitekim Gauss’un öğretmeni de, beklemediği bu çözüm karşısında öğrenciyi cezalandırmak yerine takdir etmiş, onunla ilgilenmeye başlamıştır. Ki hikâyenin bu kısmı bile, yaratıcılığın ancak fark edilip değer görebildiği bir ortamda büyüyebileceğini gösteriyor. Kurum içinde de aynı mekanizma işler. Bir çalışan alışılmışın dışında bir yol denediğinde, sonuç beklenen kadar parlak olmasa bile, bunun cezalandırılmadığını, hatta fark edildiğini bilmesi gerekir. Aksi halde herkes en güvenli, en “beklenen” yolu seçmeyi öğrenir ve yaratıcılık, riskli bir davranış olarak baskılanır. Güvenli ortam, yaratıcılığı bir kerelik parlak bir fikre değil, sürekli denenen, bazen tutmayan ama hep denenmeye devam eden bir kültüre dönüştürür.
Toparlayacak olursak, Gauss’un öğretmeni bu soruyu bir “ceza” olarak sormuştu; aldığı ise bir matematik dehasının ilk kıvılcımıydı ve önemlisi, o kıvılcımı fark edip değer verdi. Bu, yaratıcılığın en can alıcı özelliğini gösteriyor: kurallara, kalıplara, “böyle yapılır”lara meydan okuma cesareti ve bu cesaretin ancak görülüp desteklendiği yerde büyüyebilmesi. Dilimizdeki o çelişkili deyimler bile bunu doğruluyor. Bir yandan “yol açmayı” öğütlerken, bir yandan “icat çıkarmayı” ayıplıyoruz. Kurumlar ve kişiler olarak bizim işimiz, bu meydan okumayı bir disiplinsizlik değil, bir kaynak olarak görmeyi öğrenmek.