Bu aralar sürekli üniversite reklamları çıkıyor karşıma. Öğrenciler heyecanlı bir tercih telaşı içinde. 30 yıl önce benzer bir heyacanı yaşamıştım ben de. Benzer diyorum çünkü o zamanlar saçma bir şekilde daha sınava girmeden ya tutarsa umuduyla tercih yapıyorduk. Ne zaman yaptığımızdan bağımsız üniversite tercihi sanırım hayatın ilk büyük “ben kimim” sorusuyla yüzleştiğimiz ana karşılık geliyor. Tutku ve heyacanla başladığımız sürecin bu aşamasında sınavda umut edilen puanı alamamak, ailenin beklentileri, gelecek endişesinin ağır basması gibi dış faktörler devreye girer. Tüm bu kuşatılmışlık hali içinde verdiğimiz karar, çoğu zaman geri kalan hayatımızın rotasını belirler.
Tam otuz yıl önce ben de istediğim bölümü kazanarak bir yola girdim. Geçen yıllar boyunca o gün yaptığım tercihle uyumlu çok şey biriktirdim heybemde. Yolum nereye saparsa sapsın heybemi yanımdan ayırmadım. Okudum, yazdım, öğrendim. Henüz 20 yaşımda bile değilken okuduğum en ilginç kitaplardan biri de Hitler’in Kavgam kitabıydı.Üniversitedeki ikinci ya da üçüncü senemin yaz tatilinde, tam da bu zamanlara denk geliyordu sanırım, okumuştum. Bu yaz ise birkaç hafta önce Orhan Pamuk’un son kitabı Resimler ve Kelimeler’i bitirdim. Bazen zaten bildiğiniz şeyler arasında olmadık zamanlarda kurduğunuz bağlantı bir farkedişe yolaçar. Pamuk İstanbul, Hatıralar ve Şehir kitabında ressam olmak arzusunu anlatıyordu. Son kitabında da buna ilişkin hayallerini yeniden okuduğumda Hitler ile olan benzerlikleri üzerinde düşündüm. Aynı hayal, aynı kırılma ama tamamen farklı iki hayat.
Hitler, Kavgam‘da anlattığı üzere memur bir babaya karşı sanatçı olma ısrarıyla büyür. 1907’de Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne başvurur, insan figürlerindeki yetersizliği gerekçesiyle reddedilir. Bir yıl sonra tekrar dener, yine reddedilir. Kitabında bu reddedilişi sakin bir üslupla, neredeyse bir “haksızlığa uğrama” anlatısı gibi aktarır. Kendi yetersizliğini değil, sistemi, çevreyi, sonra da bütün bir halkı hedef gösteren bir dil giderek oturur.
Pamuk ise, İstanbul: Hatıralar ve Şehir’de 22 yaşına kadar yoğun bir tutkuyla resim yaptığını anlatır. Bu tutku ailesinin yönlendirmesi ve gelecek kaygısı onu mimarlık okumaya iter. Ancak bir noktada mimarlık eğitimini de resmi de bırakır ve yazarlığa yönelir. Kendi ifadesiyle, bu kararın nedenini o an tam anlayamaz; yıllar sonra bu “anlaşılmaz” kopuşu anlamlandırmak için İstanbul kitabını yazar. Son kitabı Kelimeler ve Resimler’de ise bu iki tutkuyu birbirine düşman değil, kardeş sanatlar olarak tarif eder. Resim ile yazının, duyguyu ifade etmenin iki farklı yolu olduğunu söyler.
Burada dikkat çekici olan, reddedilmenin ya da vazgeçişin kendisi değil, ona yüklenen anlamdır. Hitler’in anlatısında reddedilme bir haksızlık, bir düşman inşasının başlangıcıdır.
Pamuk’un anlatısında ise aynı kopuş bir sorudur. Yıllarca üzerine düşünülen, bir kitaba dönüşen, nihayetinde kendini tanımanın aracı olan bir soru.Biri kırılmayı dışarı, birine ya da bir gruba yöneltir. Diğeri kırılmayı içe alır, onu anlamaya, yazıya, yaratıma dönüştürür.
Elbette ikisi arasında kritik farkı göz ardı edemeyiz. Etraflarındaki insanlar. Pamuk, görece varlıklı, kültürel sermayesi güçlü, entelektüel bir aile ortamında büyür; İstanbul’da anlattığı kalabalık ailesi, kütüphaneler, kitaplarla dolu bir ev. Resmi de mimarlığı da bırakıp yazarlığa yönelmesi bu çevre tarafından tolere edilebilir. Kendini evine kapatıp yazmaya başladığında, onu besleyen bir zemin zaten mevcuttur. Hitler ise reddedilme sonrası tam tersini yaşar. Annesini kaybeder, parasız kalır, Viyana’da evsizler yurduna yerleşir. Onu tutacak bir mentör, yönlendirecek bir entelektüel çevre yoktur. İçine düştüğü boşluğu, giderek daha karanlık bir anlatı sunan çevreler doldurur. Kavgam’da bu yılların öfkesini şekillendiren şeyin tam olarak bu yalnızlık ve yoksunluk olduğunu görürüz.
Akademik yanım üniversite tercih dönemi açısından İK’cı yanım kariyer yönetimi açısından aynı dersi veriyor bana. Bir insanın kırılma anında içinde bulunduğu ortam, yanında kimlerin olduğu, ona hangi hikayeyi anlatıkları, yetenek kadar güçlü belirleyici unsurlardır.
Üniversite tercihi önemli bir eşiktir ama hayattaki ne ilk ne de son eşiktir. Hayat, benzer çatalları defalarca önümüze koyar. Girdiğimiz ilk işin hayal ettiğimiz gibi çıkmaması, bekletiğimiz terfiyi alamamak, bir projenin çökmesi, bir sektörün kapanması, işten çıkarılmak, kurduğumuz bir şeyin başarısız olması vs. Pamuk’un yirmi iki yaşındaki kopuşu da, Hitler’in yirmi yaşındaki rededilişi de aslında birer kariyer kırılmasıdır. Bu yüzden mesele tek bir tercih anını doğru yönetmek değil hayatımız boyunca tekrar tekrar karşılaşacağımız bu kırılma anlarında doğru bir yaklaşım geliştirebilmektir. Benim naçizane önerim;
- Her kırılma bir hüküm olarak değil bir veri noktası olarak okunmalı. Reddedilme “ben yetersizim” ya da “dünya bana haksızlık yapıyor” demek değildir; sadece “bu yol değil, başka bir yol dene” demektir.
- Anlam üretme becerisini bilinçli bir şekilde geliştirmek gerekir. Pamuk’un yıllarca üzerine düşünüp bir kitaba dönüştürdüğü o soru, aslında bir refleks değil, çalışılmış bir alışkanlıktır.
- Çevreyi seçerek kurmak gerekir. Yirmili yaşlarda çevre çoğunlukla verilidir; otuzlu-kırklı yaşlarda ise giderek daha fazla seçilebilir hale gelir.
- Kırılmayı ertelemenin mazereti değil dönüştürme fırsatı olarak görmek gerekir. Pamuk resmi “bırakmadı” aslında o tutkusunu yazıya taşıdı. Kariyerde de gerçek ustalık, bir alandan vazgeçmek değil, o alanda biriktirdiğinizi bir sonraki alana taşıyabilmektir. Benim de akademik çalışmalarımla profesyonel mesleğim arasında kurmaya çalıştığım bağ budur.
Toparlayacak olursak Orhan Pamuk ve Hitler’in hikâyesi bize yeteneğindeğil, anlamlandırmanın kader olduğunu hatırlatıyor. Üniversite tercihi de, sonrasında gelecek onlarca kariyer kırılması da aslında birer çatal yoldur. O yolun hangi yöne gideceğini belirleyen, kişinin kendine anlattığı hikaye ve o anda yanında duran insanlardır. Asıl soru hiçbir zaman “ne oldu” değildir “buna ne anlam verdim ve yanımda kim vardı” sorusudur.