Toskana’nın kuzeybatısında, Magra Nehri’nin oyduğu dar bir vadinin adıdır Lunigiana. Apenin dağlarıyla Apuan Alpleri arasına sıkışan vadi, güneyde La Spezia körfezinden denize açılır. Bir zamanlar her tepesinde bir kale kuruluydu. Kalelerde kontlar, taş evlerde onlara bağlı köylüler yaşardı. Yamaçları kestane ağaçları kaplardı. Buğdayın yetişmediği bu topraklarda kestane unundan ekmek yapılırdı, bu yüzden kestaneye ekmek ağacı denirdi. Sert geçen kışlarda kar dağ geçitlerini kapatır, köylüler haftalarca dünyadan koparlardı. Kont Corvino’nun hükmettiği o sisli köylerden birinde Viola ve kocası Marco yaşardı.

İmparator’dan yana olan Kont Corvino’nun kalesinin karşı tepesinde, Papacı Kont Aldobrandi’nin kalesi yükselirdi. Adı Papa ile İmparator’un savaşı olsa da asıl kavga, Magra Nehri üzerindeki köprüye kimin hakim olacağı, köprüden geçiş parasını hangi kontun alacağı kavgasıydı. Kar düşmeden kontun adamları geldi köye, eli silah tutan erkekleri ev ev topladılar. Marco’yu da kapısından aldılar. Başka seçeneği de yoktu zaten. Giderken söz verdi karısına: “Kestaneler toplanmadan dönerim.”

Kestaneler toplandı ama Marco dönemedi geri. Köprünün başında üç gün süren bir çatışmada iki kontun köylüleri birbirini öldürdüğünde, Marco da bir kılıç darbesiyle can verdi. Köprü Kont Corvino’ya kaldı, Marco’nun ardında ise kuşağında saklı bir hançer. Bir mektupla yolladılar hançeri Viola’ya. Mektupta “Kocanız efendisi için şerefle öldü” yazıyordu. Viola mektubu ocağın ateşinde yakarken kar düşmeye başlamıştı vadinin toprağına.

Karlar birikti gün be gün. Yolların kapandığı bir gece doğdu Marco ile Viola’nın oğulları. Pencerenin önünde, karın altında yaprakları hiç solmayan bir çiçek vardı. Bebeğin koyu mavi gözleri mum ışığında mora çalıyordu, baharda o çiçeklerin açacağı renk gibi. “Sen benim çiçeğimsin” diye fısıldadı annesi kulağına. Genç kadın her gece aynı ninniyi mırıldandı: “Uyu, çiçeğim, kar yağsa da bahar gelir.”

Sanki her zamankinden daha uzun sürdü o kış. Bahar hiç gelmeyecek gibiydi. Evde ne ısınmak için odun kalmıştı ne de doymak için ekmek. Viola oğlunu battaniyeye sımsıkı sarıp karların içinden kontun kalesine yürüdü. Kontun ayaklarına kapandı. “Kocam sizin için öldü, efendim. Tek istediğim oğlum için bir parça ekmek ve biraz odun.” Kont Corvino şöminesinin başında şarabını yudumladı. “Kocan bana borcunu ödedi. Ben sana bir şey borçlu değilim.” Sonra adamlarına işaret etti. Viola’yı kapıdan dışarı, karın içine attılar. Daha da uzun geldi eve dönüş yolu. Viola fırtınanın ortasında oğlunu göğsüne bastırıp ninnisini söyledi. Bebeğin nefesi gittikçe yavaşladı. Köyün ışıkları göründüğünde bebek artık nefes almıyordu.

Küçük bir mezara gömdüler oğlunu. Köyün kadınları mezarın üstüne o çiçek fideleri diktiler. Fiore di morte, ölüm çiçeği. Viola her sabah mezara gitti, toprağa uzanıp ninnisini fısıldadı. Kış boyunca yapraklar karın altında yeşil kalıp mezarı bir yorgan gibi sardı. Sonra bir sabah, bahar gelirken ilk mor çiçek açtı. Viola ona baktığında oğlunun gözlerini gördü. O gün Marco’nun hançerini kınından çıkardı.

Yollar açıldı. Uğruna onca insanın öldüğü köprüden tüccarlar geçti. Kont Aldobrandi, Corvino’nun kalesindeki bahar şenliğine hediyeleriyle bizzat geldi. Savaş bitmişti. İmparator’la Papa anlaştığına göre iki kont da artık kucaklaşabilirdi. Birkaç ay önce ölen köylüler çoktan unutulmuştu. Akşam kalenin avlusunda büyük bir ateş yakıldı. Şaraplar içildi, şarkılar söylendi. Soylular güzel kadınlarla dans etti. Köylüler de bedava yemekten ve içkiden nasiplerini aldı. Bir kişi ne yedi, ne içti ne de eğlendi o gece. Sadece Kont Corvino’yu izledi gözleriyle.

Kont bir an ayağa kalktı, kadehini kaldırdı. “Magra köprüsü şehitlerine!” dedi gülerek. Kont Aldobrandi de ona eşlik etti. Corvino yerine oturmadan kadehini başına dikti. Sonra sallanarak indi yüksekteki masasının basamaklarından. Kalabalığın içinden bir kadının kolundan tuttu ve onunla yatak odasına yürüdü. Odaya girince üşüdüğünü hissetti, birkaç odun atmak için şömineye yaklaştı. “Bütün gece gözün üstümdeydi, fark ettim. Şimdi seni ödüllendireceğim” dedi ateşi canlandırırken. Kadın, “Beni hatırlamıyorsunuz” dedi. Kont gözlerini kısarak ona bir daha baktı ama başı dönüyordu, kadının yüzünü seçemiyordu. “Kar yağıyordu. Kucağımda bir bebek vardı.” Kontun yüzünde bir şey kıpırdadı, belki bir hatıra, belki korku. Viola eteğine sakladığı hançeri çıkardı ve tek hamlede kontun göğsüne sapladı. “Bu Marco’dan” diye fısıldadı. Bir kez daha. “Bu da oğlumdan.” Sonra hançeri yere bırakıp şöminenin karşısındaki koltuğa oturdu. Kaçmadı. Kaçacak hiçbir yer yoktu onun için, kavuşmak istedikleri ise bu dünyada değildi.

Üç gün sonra, şafak vakti, elleri bağlı darağacına yürüyordu Viola. Kontun adamları mezarlıktan çiçek koparıp başına bir taç geçirmişlerdi, “Kraliçemiz” diye gülüşerek. Başını eğmeden, dimdik yürüdü yolu. Kıdemli cellat Davide yıllardır hiçbir idam mahkumunun yüzüne bakmamıştı. Ama Viola onun gözlerinin içine baktı. “Ben katil değilim” dedi. “Ben bir anneyim.” Sonra usulca uzattı başını cellatın ipine. Davide ipi geçirirken taç kaydı ve Viola’nın boynuna düştü. Viola başını eğip çiçeklere baktı. Mor yaprakların arasında oğlunun gözlerini gördü. Dudakları kıpırdadı, son kez fısıldadı: “Uyu, çiçeğim, bahar geldi…” Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Son gördüğü şey ne cellattı ne kalabalık. Oğluydu.

Davide o gün ipini bıraktı ve bir daha cellatlık yapmadı. Ertesi bahar köy mezarlığında küçük mezarın yanında yeni bir mezar vardı. İkisini de aynı mor çiçekler sarıyordu, sanki anne oğlunu kucaklıyormuş gibi. Köylüler, mezarlık bekçisi sessiz, yaşlı adamın her sabah o çiçekleri suladığını, bazen yanlarına oturup kimsenin bilmediği bir ninniyi mırıldandığını anlatırdı.

Zamanla bütün kaleler yıkıldı. Magra köprüsü harabeye döndü. Ama Lunigiana’da, bizim Cezayir menekşesi dediğimiz o mor çiçekler hep açtı.

Bir Cevap Yazın