Bazı kitaplara geç kalırız. Beyaz Zambaklar Ülkesinde benim için öyle oldu. Adını yıllardır duyuyordum, Atatürk’ün okunmasını önerdiği kitap olduğunu biliyordum ama elime almam bugüne kısmetmiş. Belki de iyi ki geç okudum. Çünkü sayfaları çevirirken kendimi iki farklı şapkayla okurken buldum. Bir yanda insan kaynakları alanında çalışan bir profesyonel diğer yanda siyaset bilimiyle uğraşan bir araştırmacı. Bu iki şapka çoğu zaman ayrı odalarda durur. Bu kitapta ise aynı masaya oturdular.
Grigori Petrov’un anlattığı Finlandiya’yı gözünüzde canlandırın. Toprağı verimsiz, iklimi sert, kaderi başka bir imparatorluğun elinde. Ne sermayesi var, ne güçlü bir ordusu, ne de kendi dilini rahatça konuşabileceği bir kamusal alanı. Ama bir şeyi var: insanları.
İK’cı yanım bu sahnede tanıdık bir soruyu görüyor: Kaynak kısıtlı olduğunda neye yatırım yapılır? Kurumlar bu soruya çoğu zaman teknolojiyle, süreçlerle cevap verir. Petrov’un anlattığı Fin aydınlarının cevabı ise daha yalın: insana yatırım.
Hikaye Finlandiya’da geçiyor ama okurken insan ister istemez Anadolu’yu, Cumhuriyet’in kuruluşunu da aklına getiriyor. Savaştan yeni çıkmış, yorgun, yoksul, nüfusunun büyük kısmı okuma yazma bilmeyen bir ülke. Yüzyıl önce Anadolu da tam da böyle, elinde insandan başka pek bir şeyi olmayan bir yerdi. Buradan bakınca Atatürk’ün bu kitabı neden önemsediğini sezmek kolaylaşıyor.
Peki elinde insandan başka bir şeyi olmayan bir toplum, değişime nereden başlar? Petrov’un cevabı, kitabın kahramanı Snellman’ın hikayesinde saklı. Snellman’ın ne fabrika kuracak sermayesi vardı ne de yasa çıkaracak bir yetkisi. Bir filozof ve gazeteciydi; elindeki tek güç kalemiydi. O da bu gücü, insanların kendilerine ve birbirlerine bakışını değiştirmek için kullandı.
Kurumlarda bu ders zaman zaman unutuluyor. Yeni bir organizasyon şeması çiziliyor, yeni bir sistem kuruluyor, yeni bir süreç yazılıyor. Sonra da neden hiçbir şeyin değişmediğine şaşırılıyor. Gerçek şu ki kültür değişmeden yapıyı değiştirmek yetmiyor. İnsanlar ve zihniyetleri aynı kaldıkça “değiştirdik, yeniledik” dediğimiz şey yalnızca bir etiket olarak kalıyor.
Siyaset bilimci yanım ise burada bir ulusun doğuşunu görüyor. Bir ulus yalnızca sınırlar ve kurumlarla değil, insanların kendilerini nasıl tanımladığıyla var olur. Snellman’ın yaptığı, evvela Finlilerin kendilerine anlattığı hikayeyi değiştirmekti. Yasalar bu değişimin ardından geldi.
Bir toplumun kendine yeni bir hikaye anlatabilmesi, aslında yeniden başlayabilmesi demektir. Hannah Arendt, başlangıç yapabilmeyi insanın en yüce yeteneği olarak görür; her doğum, dünyaya yeni bir şeyin gelme ihtimalidir. Petrov’un Finlandiya’sı da böyle bir yeniden doğuşun hikayesidir. Kaderine razı olmak yerine yeniden başlamayı seçmek, Finlandiya ile Türkiye’nin hikayelerini birbirine yaklaştırır.
Kitabın gerçek kahramanları, bir ülkenin geleceğini sessizce omuzlayan öğretmenlerdir. Snellman’ın “halkın düşüncesini uyandırın” çağrısı en çok onlara yöneliktir. Bu satırları okurken Atatürk’ün öğretmenlere seslenişi geliyor aklıma: “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Kitabın Türkçeye ilk kez çevrildiği 1928, aynı zamanda harf devriminin yılıydı. Aynı yıl Millet Mektepleri’nin açılmasına karar verildi ve Atatürk’e “Başöğretmen” unvanı verildi. Petrov’un Finlandiya’sında öğretmenler halkı uyandırmaya çağrılırken, Türkiye’de de kara tahtalar meydanlara kuruluyordu. Bu örtüşmeyi bir taklit ya da birebir model olarak görmüyorum. Ama aynı sezgiyi paylaşan iki hikaye olduğu ortada.
Öte yandan İK gözüyle bakınca, her kurumun kendi öğretmenleri vardır. Yeni gelen bir arkadaşa sabırla işi gösteren kıdemli çalışanlar. Kendini parlatmaktan çok ekibini büyütmeyi önemseyen yöneticiler. İşte kurumu asıl ayakta tutanlar onlardır.
Doktora çalışmamda yıllarca Türk siyasetinde korku söylemini inceledim. Siyasal toplulukların çoğu zaman bir tehdit etrafında kurulduğunu, “biz”in sıklıkla “onlar”a karşı tanımlandığını gördüm. Bu kitabın anlatısı ise korkuyu aşan bir umut barındırıyor. Petrov’un anlattığı Finlandiya’da da bir dış güç var, ama hikaye onun üzerine kurulmuyor. İnsanları bir arada tutan şey bir düşmana karşı birleşmek değil; eğitim, emek, dürüstlük ve ortak bir gelecek hayali. Ortak payda korku değil, umut.
Bu, kurumlar için de geçerli. Korkuyla yönetilen bir ekip kısa vadede hızlı koşar ama uzun vadede tükenir. Ortak bir anlamla bir araya gelen bir ekip ise yavaş başlar ama uzağa gider. Kitap, hem siyasette hem iş hayatında insanları bir araya getirmenin korkudan başka bir yolu olduğunu da hatırlatıyor.
Kitabı kapattığımda Atatürk’ün onu neden önerdiğini daha iyi anladım. Atatürk, Petrov’un Finlandiya’sında kendi davasının bir yansımasını görüyordu. Yoksulluk ve kaynaksızlık içinde, eğitim yoluyla yeni bir insan ve yeni bir toplum yetiştirme ideali onları buluşturuyordu. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen bir lider için, bataklığı okullarla kurutan bir ülkenin hikayesi tanıdık gelmiş olmalı. Finlandiya’ya bakan genç Cumhuriyet, bir bakıma aynada kendine bakıyordu.
İK’cı yanım burada başka bir şeye dikkat çekiyor: Lider, vizyonunu anlatmak için kendi sözlerinin yanına bir hikaye koyuyor. Esasında iyi liderler bunu bilir. İnsanlar emirlerle değil, hikayelerle harekete geçer. Kurumsal dilde buna “ortak vizyon” denir. Atatürk, bu vizyonu bir genç subayın ya da bir öğretmen adayının elinde taşıyabileceği küçük bir kitapla paylaşmayı seçiyor.
Yine de kitabı severek okurken iki şapkamın birlikte itiraz ettiği bir nokta oldu. Bütün dönüşüm neredeyse tek bir insanın, Snellman’ın omuzlarına yükleniyor. İK gözüyle bu, halef planlaması olmayan karizmatik liderin hikayesi. Gerçek hayatta tek bir kahramana dayanan değişim, o kahraman gittiğinde sarsılır. Kalıcı olan, liderliğin paylaşıldığı ve değerlerin kişilerden bağımsız yaşayabildiği yapılardır. Karl Popper, toplumların tek bir büyük planla değil, adım adım, denenerek ve hatalardan öğrenilerek iyileştirilebileceğini savunur. Petrov’un anlatısında da aslında böyle bir şey var: okullar, köylerde yaşam koşullarını iyileştirme çabaları, tek tek değişen alışkanlıklar. Ama kitap bu sabırlı, çok elli süreci tek bir kahramanın hikayesine sığdırıyor. Belki de onu bu kadar etkileyici kılan budur, ama bu yüzden dikkatle de okunmalı. Bu bir tarih kitabı değil, bir umut kitabı.
İnsanlar, kurumlar, devletler zaman zaman bir bataklığa saplanmış oldukları hissine kapılabilir. Ancak o bataklıkların zambak bahçelerine çevrilmesi mümkündür. Mesele, bunu mümkün kılacak öğretmenlere fırsat verebilmektir. O öğretmenler belki bir sınıfta ders anlatıyordur. Belki yan masada, yeni gelen bir arkadaşına sabırla bir şey gösteriyordur.
Petrov, bataklıktan zambak bahçesine dönüşen bir ülkenin hikayesini anlatıyor. Atatürk bu hikayeyi genç Cumhuriyet’in idealist öğretmenlerine emanet ediyor. İnsanlar çoğu zaman mümkün olduğuna inandıkları şeye doğru yürür. Bir bataklığı kurutmanın ilk adımı, onu zambak bahçesine çevirmenin mümkün olduğuna inanmaktır. Son söz klişe olacak ama hakikaten, inanmak başarmanın yarısıdır.