Bizim mahalleden tanırdım onu, ürkek, içine kapanık biriydi. Gözlüklerinin ardından baktığı dünyayı sanki bir ekrandan izliyordu. Hani televizyonda bir film izlersin ve izlerken kendini o filmdeki bir karakterle özdeşleştirirsin ya, o da hayata öyle bakıyordu. Bir türlü o gözlükleri çıkarıp hayatın içinde hayallerinin peşinden koşmaya cesaret edemiyordu.

Ortaokuldaydık sanırım; karneleri alıp eve döndüğümüzde babası askeri üniforması ile onu apartman bahçesinin kapısında bekliyordu. Hepimiz çekinirdik babasından. Ürkek adımlarla yaklaştı, karnesini uzattı. Babası gülümsedi mi yoksa bize mi öyle geldi emin değilim ama saçını okşadığını gördük, “aferin” dediğini duyduk. Bahçe kapısını açtı sonra; mavi bir bisiklet çıkardı dışarı. İki tekerlekliydi normalde bisiklet ama arka tekerleğine iki çıkma tekerlek daha eklenmişti. Bisiklet sürmeyi öğrenince çıkartılacaktı onlar. Fakat hiç çıkmadı o destek tekerlekleri. O yaz o bisikletle geçti. Kaç kez “Çıkaralım şunları, öğrendin artık” dedim, kabul etmedi. Dahası, bahçede kimse yokken tek başına hiç binmedi o bisiklete. Sadece düşmekten korktuğundan değil; düşerse onu kaldıracak biri hep yakınında olsun istediğinden. Bahçe dışına ise zaten hiç çıkarmadı.

Çalışkan bir öğrenciydi, istese çok daha iyi bir üniversite kazanıp giderdi bu şehirden ama ona da cesareti yoktu. Başka bir şehirde yaşamak, hele bir başına ayakta durmak ona göre değildi. Lise son sınıfta babasına askeri lojmanda yer çıkınca uzak bir semte taşındılar. Başlarda arada sırada görüşüyorduk ama zamanla dersler, sınav hazırlığı vesaire derken buluşamaz olduk bir türlü. Geceleri uzun mesajlaşmalarımız böylece başladı. Hiç açılamadığımdan ona, sadece arkadaştım o yıllarda. Bazen laf arasında yoklardım onu; iltifat eder, güzelliğinden bahseder, ondan da bir karşılık umardım. Oysa değil bana benden hoşlandığını belli etmek, kendini de çirkin bulduğunu söylerdi. Ona göre kimse beğenemezdi onu. Ve tabii sevemezdi de. Cesaret edemedim öyle uzaktan önyargılarını kırmayı denemeye. Oysa kendini çirkin ördek yavrusu sanan bir kuğuydu benim gözümde.

Biraz tesadüf, biraz da benim zorlamamla aynı şehirde, aynı üniversitenin aynı bölümüne kaydolduk. Aylar sonra kayıt için kampüste buluştuğumuzda daha da güzelleşmişti. Gözlüklerini atmış, saçlarını uzatmıştı. Beni görüp gülümsediğinde, daha da derin bir aşkla bağlanmıştım ona.

Artık okulda görüşüyorduk neredeyse her gün. Ortak zevklerimiz de çoktu. “Klasik müzik seven kaç kişiyiz ki şurada?” diye dalga geçerdik kendi aramızda. “Bir sen, bir ben… Olduk mu şimdi biz”. Üniversitedeki ilk yılbaşımızda avucunun içini öpüp aynen böyle dedim ona. Yıllar sonra nihayet açılabilmiştim artık. Üniversite hayatım onu hem güzel olduğuna hem de onu sevdiğime ikna etmek için çabalamakla geçti. Güzel olduğuna ikna oldu bir yerden sonra ama sevgime hep şüpheyle baktı. “Beğeniyorsun işte, bir de alıştın bana yıllarca” derdi her defasında. Bir keresinde onu sevdiğime inandığını söyledi. Kıskanıyordum onu ister istemez. Sadece öğrenciler değil, bazı hocalar bile hayran hayran bakardı ona. Bunu ona söylediğimde, “Onlar beni sevmiyor, sadece beğeniyor; sense seviyorsun” dedi. “Ya sen?” dedim. Gülümsedi, “Senin beni sevmeni seviyorum” demekle yetindi. En azından sevdiğime inanmıştı, böyle teselli ettim kendimi. Ama gerçek şu ki, daha da kıskanır oldum duymadığım için sevildiğimi. Zaman zaman krizler yaşadık bu yüzden. Hep atlattık bir şekilde. Ta ki son sene mezuniyet haftasına kadar.

Bitirme projelerimiz vardı hepimizin. Çizdiğimiz projelerin üç boyutlu maketlerini sunacaktık jüriye. O koca kartonları toplu taşıma ile getirmemiz imkansızdı okula. Babası onu arabayla getirecekti sınav günü, bense taksi ile gelecektim. Taksiyi kampüsün içine almadıklarından, elimde maketle, mevsim normallerinin üstündeki o Haziran sıcağında, kan ter içinde koca maketi fakülte binasına taşırken yanımdan Salim Hocanın arabası geçti ve tam bina kapısının önünde durdu. Arabanın kapısı açılıp onun da ön koltuktan indiğini gördüğümde kaynar sular döküldü sanki başımdan aşağı. Koşarcasına ilerlesem de yetişemedim onlara. Merdivenleri hızla çıkıp sınav salonuna ulaştığımda onun dışında 15 öğrenci daha vardı içeride. Bana baktı, gülümsedi. Bense gülemedim o an. “Neyin var?” der gibi baktı gözlerime. Başımı iki yana sallayıp en yakın sandalyeye çöktüm. Nasıl geçti o sınav, hatırlamıyorum. Sonunda ikimiz de geçmiştik ama en büyük ve en son kavgamızı da mezun olduğumuz o gün yaşadık.

O günden sonra ne telefonlarıma çıktı bir daha ne mesajlarıma döndü. Adeta yok saydı beni. Aşırı sıcak yaz günü eriyip gitmiştim onun hayatından. En çok da bu yok sayılma hali ağrıma gitti. Bir süre sonra ben de bıraktım aramaları ve mesajları. Vakit kaybetmeden askere gittim diplomamı alır almaz. Hiç unutmadım onu ama hiç de aramadım bir daha. Yok olmuştum sonuçta; belki de zaten hiç var olmamıştım onun gözünde.

***

5 ay kadar önce, yine köpeğimi gezdirmek için mahalledeki parka gittim. Biraz dolaştıktan sonra bir banka oturdum. Parkın karşısındaki apartmanın dördüncü katındaki evin balkonundan birinin bana el salladığını fark ettim. Gözlerime inanamadım. Oydu… 15 yıl sonra bana el sallıyordu. Ayağa kalktım ona doğru gitmek için. Eliyle beklememi işaret etti. Bir süre sonra gayet spor giyinmiş bir şekilde yanıma geldi. Hala çok güzeldi, hatta eskisinden de güzeldi. O eşsiz kahkahasını attı. İkimiz de inanamıyorduk bu tesadüfe. Ben ne diyeceğimi bilemezken o, köpeğimin başını okşayıp “Adı ne?” diye sordu. Gülümsedim:

— Nazlı.

— Ciddi olamazsın. Köpeğine benim adımı mı verdin?

— Köpekleri seviyordun hatırladığım kadarıyla.

— Ya seviyorum da… O kadar mı nefret ettin benden?

— Nefret mi? O kadar sevdim seni.

Sustu. Tebessüm etti.

— Eşin ne diyor bu işe?

— Evlenmedim.

— Ben evlendim.

— Salim’le mi?

— Çok kötüsün. O gün bana haksızlık yaptın, aramızda hiçbir şey yoktu. Sadece okula bıraktı beni ve okuldan sonra bana bir staj ayarladı.

Bir süre sustu sonra devam etti.

— Ama biliyor musun… Haklıymışsın aslında. O olaydan aylar sonra, bir gün iş çıkışında bana asıldı Salim. Dünyam başıma yıkıldı o an. Seni hatırladım, o günkü öfkeni anladım. Tabii ki hemen reddettim onu, yüzüne bile bakmadım bir daha. Ama seninle o gün çoktan kopmuştuk.

— Hımm. Tamam, o gün ben aşırı kıskanmış olabilirim.  Ama sen de aşırı tepki verdin. Yok saymak ne oluyor? Sildin resmen beni.

— Korktum.

— Korktun mu? Neden?

— Okul bitiyordu. Beklentilerin olacaktı. Evlilik vesaire… O sorumluluğu almak istemedim.

— Bu yüzden mi kaçtın?

— Evet.

— Aferin. Ama benden kaçıp başkasına yakalanmışsın evlendiğine göre.

— Haklısın, yakalandım ama seninle olmazdı.

— Neden?

— Seninle biz çok benziyoruz.

— Hayır, hiç benzemiyoruz. Sen korkaksın, ben değilim.

— Tamam, onun dışında çok benziyoruz. Hayallerimiz, zevklerimiz ve sen bunları gerçekleştirmek istiyorsun.

— Pek tabii.

— Savurulurduk.

— Anlamadım.

— Eşim… Astsubay, babam da subaydı biliyorsun.

— Hala anlamadım.

— O gördüğün ev benim güvenli bölgem. Orada kendimi güvende hissediyorum. Seninle olsaydık hayaller peşinde savrulurduk.

— Savrulamaz   o hayallere yelken açardık? Beraber hayal kurmanın ve onları yaşamak için çalışmanın nesi kötü?

— Benim hayallerimin gerçekleşme gücü bu parkın duvarlarını aşmıyor. Bunun ötesinde kendimi güvende hissetme korkusu taşıyorum. Koşarak eve kaçabilecek mesafede olmalıyım hep.

— Anlıyorum.

— Anlamıyorsun. Çünkü sen bana gerçekten aşıktın, bense sadece senin beni sevmene bağımlıydım. Aşk büyük riskler, fırtınalar ister; bağımlılık ise sadece fırtınada sığınacak güvenli bir liman arar. Sen bana fırtınanın kendisini vaat ediyordun, bense babamın lojman duvarlarından sonra sığınacak yeni bir duvar arıyordum… Neyse, kalkmam gerek, kızımın servisi gelmek üzere.

— Akşamları burada Nazlı’yı gezdiriyorum.

— Evet, aylardır görüyorum.

— Aylardır görüyorsun ve ilk kez mi çıkıyorsun karşıma?

— Görüşürüz.

Kalktı. Nazlı’nın başını okşadı ve arkasına bakmadan gitti. Arkasından öylece bakakaldım. Adımları hızlıydı ama çocukluğundaki o ürkeklik hala üzerindeydi; sanki her an biri arkasından seslenecek ya da o görünmez destek tekerlekleri taşa takılıp onu düşürecekmiş gibi yürüyordu. Gitgide uzaklaştı, parkın çıkışındaki köşeyi döndü ve gözden kayboldu.

Salim Hoca konusundaki o gecikmiş itirafı içimde garip bir sızı bırakmıştı. Haklıydım, hislerimde yanılmamıştım ama bu haklılık 15 yıl sonra hiçbir şeyi tamir etmiyordu. Sadece ikimizin de o gün kendi gururumuza ve korkularımıza nasıl yenildiğimizi gösteriyordu. Yanımda oturan, 15 yıldır kalbime taşıdığım ismi tasmasına kazıdığım Nazlı’ya baktım. Başını dizime yaslamış, giden adaşının arkasından bakıyordu. Gökyüzüne, onun dördüncü kattaki balkonuna doğru baktım yeniden. Evin pencereleri heybetli, gri ve donuktu.

İçimi asıl acıtan ne o apartman duvarlarıydı ne de beni yok sayıp gitmesiydi. İçimi asıl acıtan, o durağan gölün içinde boğulmayı güvenli bir liman sayan o ürkek ördek yavrusunu, o kuğuya dönüştürdüğüm kadını, o gölden çekip kurtaramamış olmanın hüznüydü. Onu ne çocukken o destek tekerleklerinden vazgeçirebilmiştim ne üniversitedeyken kendi güzelliğine ve aşkıma inandırabilmiştim ne de o son gün elinden tutup o korku duvarlarını yıkabilmiştim. Hayat onu yine başladığı yere, hep kaçtığı o askeri disiplinin ve sınırların kucağına fırlatmıştı ve ben sadece izlemiştim.

Tasmasını hafifçe çektim. “Hadi kızım,” dedim sesimdeki o ağır hüzünle, “biz kendi fırtınamıza dönelim.” Parktan çıkarken içimde ne nefret vardı ne de eski bir öfke. Sadece, bir insanı çok sevseniz bile, onun kendi elleriyle ördüğü hapishanenin kapısını dışarıdan açamayacağınızı anlamanın o çaresiz, o çok geç kalınmış olgunluğu kalmıştı.

*****

Yukarıda, dördüncü katın gri balkonunda, kızının servis otobüsünün köşeyi dönmesini bekleyen kadının elleri korkulukları sımsıkı kavramıştı. Gözleri, parktan ayrılan adamın ve peşinden koşan o köpeğin arkasından bakarken, dudaklarından sessiz bir fısıltı döküldü:

Adımları ne kadar emin… Bense bacaklarımın titrediğini fark etmesin diye koşarcasına kaçtım yanından. ‘Arkana bakma Nazlı,’ dedim merdivenleri çıkarken, ‘sakın arkana bakma. Bakarsan o parkta kalırsın, o bankta sökülüp atamadığın geçmişinle kalakalırsın.’ On beş yıl sonra sesini duymak, gözlerindeki o tanıdık fırtınayı yeniden görmek, yıllardır üzerine beton döktüğüm ne varsa çatlatmıştı işte. Köpeğine benim adımı vermiş… Her seslendiğinde beni çağırmış aslında, her başını okşadığında beni sevmiş, biliyorum. Az önce yüzüme karşı ‘Sen korkaksın, ben değilim’ dediğinde canımın nasıl yandığını bir bilseydi… Haklıydı, ben korkaktım. Kendimi bu dördüncü kattaki gri hapishaneye, babamın bir kopyası olan o adama kilitlerken korkaktım. Salim’in o gece bana asıldıgında hissettiğim o iğrenç çaresizlikte, ‘Neden onun yanında değilim, neden o fırtınanın içinde güvende değilim?’ diye ağlarken de korkaktım. Şimdi evimdeyim, sığındığım, güvenli bölgemde… Ama kalbimin yarısını o parktaki bankta, bir köpeğin tasmasında bırakarak. Ben hiçbir zaman bir kuğu olamamıştım, fırtınadan korkan o küçük çocuktum hala ve ilk kez bugün, o fırlatıp attığım gözlüklerin arkasındaki o korunaklı dünyaya aslında hiç veda edemediğimi anladım. O görünmez destek tekerleklerim olmadan, ben aslında hiç yürüyemedim…”

Yorum bırakın